Trafik ışıkları dışında hayatımızda bir renk yok, yalnızız. Egzoz kokuyor nefesimiz, yüzümüz yağmur ertesi asfalt gibi. Korna sesleriyle dolu kulağımız, her kornaya bin küfürle dağılmış çenedeki yayımız.
Yalnızız; baharın rengine, zamanın zevkine, mekanın şehvetine aldanmışız. Gölge gibi ruh gibi biri birine değmeden birbirinden geçiyor, kalabalığımız.
Çarşı, pazar, alışveriş merkezleri, ruhumuzu hepten tasfiye ederek, doğmakla bindirimli olan şerefimizi her alışverişte indirimli bir etikete zımbalamışız.
“Bu gidiş nereye?” sorusuna, gözüne ışık vurmuş tavşan gibi donakalmış, eylemsiz, anlamsızız.
Yalnızız dostlarım, hiçbir rüzgarın dolduramayacağı bir boşluğa kapaklanmışız. Öyle sinema-tiyatro, bir rol değil bu yaşadığımız. Gün, gece ve kutlamalarla hayat değil bu kovaladığımız. Kupa ile karo, maça ile sinek gibi ensesinden tutularak üçkağıtçılar, din tüccarları, soytarı kılıklı siyasi jokerler tarafından vurulduğumuz masalarda yıpranmışız.
Kişilik zannettiğimiz banknotlarla kabarmış cüzdanımız, gıcır gıcır paraların kıvrılmış yırtılmış köşesine yapışmış bantlanmışız.
Geçmiş, üzerinde oynama yapabileceğimiz bir tablo değil, geleceğimizde de olmayacak geçmişten farklı bir hatıramız, kes, kopyala yapıştır bugünümüz, yarınımız.
Sosyalist olur tek başına zıkkımlanır, komünist olur cebimize tapınırız.
Müslüman olur, ayıbımızı örteceğimizi zannettiğimiz yerde açlıkta kalan bohçamızla üç kuruşluk bir fonla Allah’ımızı satarız.
Parti olur derlenir, organize işlerle daha büyük çalarız.
İmam olur yellenir, cemaate abdest aldırırız.
Cemaat olur bellenir, tahiyyat dışında şehadet parmağımızı yok kaldırdığımız.
Cumaları ağırlık olmasın diye cebimizde taşıdığımız bozukları atarak, devletin dilenci camilerinde günah çıkartırız.
Ölüm kadar yalnız, hepten bencillikle beslediğimiz bir puta tapınmışız.
Öyle koca, karı ve çocuk değil bu hayat, kiralık evimize ruhumuzu satmışız. İnsan ne ile ölür bilinmez lakin belli ne ile yaşadığımız. Yaşamaksa bu, toptan yazılmış kaderimize inat irademizi perakende satmışız.
İstemezmiş gibi bir suratla kakıldığımız dünyada, kibrimizin altında ezilen nefsimizin estetik operasyonlarla daha da burnunu havaya kaldırmışız.
Samanlık seyran bir hayat değil bu, hep aynı nakarata takılmışız.
Kafiyesi, alakası olmayan birbirinden bağımsız, birbirinin akışını bozan cümleler gibi yazılmışız.
Yalnızlığın kişisel bir hastalık olduğuna inandırılmış, dinin çürük operatörleri, siyasetin üçkağıtçı figürleri, toplumun güç gösterisi dernekleri tarafından veba gibi çoğalan bulaşılmış bir hastalık olduğunu unutmuş, aldanmışız.
Vücut bulmuş her ruh, yalnızlığa mahkumdur, der Aldous Huxley.
Ruhsuz, madde ile kabul görülen bir dünyaya kakılmış, yanılmış, yalnızlaşmışız.