TUHAF ZAMANLAR VE DERİNLEŞMEK

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Tuhaf zamanlar gerçekten…

Elimizde korkunç silahlar, füzeler, gelişmiş güvenlik sistemleri var ama kendimizi her zamankinden daha savunmasız hissediyoruz. Güvenlikli sitelerde, kameralarla donatılmış, dört beş kilitle koruduğumuz evlerimizde yaşıyoruz. Bunca tedbire rağmen birbirimize güvenemiyoruz. Kendi gölgemizden korkar olduk. Dostumuzdan, akrabamızdan, hatta en yakınımızdan bile şüphe duyar hâle geldik.

Tuhaf zamanlar çünkü her şey parmaklarımızın ucunda. İstediğimiz her şeye kolayca ulaşabiliyoruz. Buzdolaplarımız dolu, gardıroplarımız hiç giymediğimiz kıyafetlerle… “Akşam ne yesem?” sorusu bile yoksunluktan çok, seçeneklerin çokluğundan doğan bir bıkkınlığı anlatıyor artık. Her şeye sahibiz ama bir türlü huzur bulamıyoruz.

Tuhaf zamanlar çünkü çok okuyor, çok öğreniyoruz. Üniversite yetmiyor, yüksek lisans yapıyor, kurslara gidiyor, kitaplar biriktiriyoruz. Ama bütün bu birikim, kendi başımıza düşünüp doğru bir yargıya varmamıza yetiyor mu? Ne yazık ki her zaman değil. Başkasının söylediğine kolayca inanıyor, başkalarının düşüncelerini kendi düşüncemiz sanabiliyoruz.

Bilgimiz artıyor ama kendimizi anlama çabamız aynı ölçüde gelişmiyor.

Bütün bu savrulma bizi nereye götürüyor, bilmiyorum. Bildiğim bir şey var: Çok yorulduk.

Belki de biraz durup kendimize sormamız gerekiyor: Ben ne yapıyorum? Nereye koşuyorum? Kimin peşinden gidiyorum? Hatta daha acısı, kimin parmağının ucunda bir hayat yaşıyorum?

Ne var ki durmaya da izin verilmiyor. Sürekli mutlu olmamız, üzülmememiz, hayatın tadını çıkarmamız isteniyor. Sanki mutsuz olmak bir kusurmuş gibi… Oysa hayat yalnızca mutluluklardan ibaret değil. Keder de var, hayal kırıklığı da, üzüntü de. Her zaman mutlu olmak mümkün olmadığı gibi gerekli de değil. Asıl mesele, zor zamanlarda kendimizle baş edebilmeyi öğrenmek.

Belki de Kafayı Yemeden Yaşama Sanatı tam burada başlıyor: Her şeye yetişmek, her şeye sahip olmak ve her zaman mutlu görünmek zorunda olmadığımızı kabul etmekle…

Çünkü sahip olmak için peşinden koştuğumuz şeylerin içinde boğuluyoruz. Bu da olsun, şu da olsun derken isteklerimiz bitmiyor. Elde ettiklerimiz bir süre sonra sıradanlaşıyor, yerlerini yenilerine bırakıyor. Sürekli bir arayış içindeyiz ama bir türlü tatmin olamıyoruz.

Oysa hayat hikâyelerimizi anlamlı kılan yalnızca mutluluklarımız değil, dertlerimiz ve onlara bulduğumuz çarelerimizdir. Bizi biz yapan, yalnızca güzel günlerimiz değil; zor zamanlarda kendimizi nasıl tanıdığımız ve yaşadıklarımızdan ne öğrendiğimizdir.

Elbette her sıkıntı insanı olgunlaştırmaz, her acı kendiliğinden bir şey öğretmez. Ama yaşadıklarımız üzerine düşünür, kendimizi anlamaya çalışırsak zorlukların içinden yeni bir farkındalıkla çıkabiliriz.

İşte burada, çoğu zaman birbirine karıştırdığımız iki kavram çıkıyor karşımıza: Değişim ve derinleşme.

Değişim ve derinleşme aynı şey değil.

İşimizi değiştirmek, başka bir şehre taşınmak, evimizi yenilemek… Bunlar hayatımıza yeni bir düzen getirebilir. Fakat dışımızdaki her yenilik, içimizde de bir şeylerin değiştiği anlamına gelmez.

Mesela dolabımızı boşaltırken “Bu kıyafetlere gerçekten ihtiyacım var mı?” diye sormaya başlamışsak, belki de mesele artık yalnızca kıyafetler değildir. Aynı soruyu alışkanlıklarımız, ilişkilerimiz ve bitmeyen isteklerimiz için de sorabiliyorsak kendimize doğru bir yolculuğa çıkmışız demektir.

Neden sürekli daha fazlasını istiyoruz? Gerçekten ihtiyacımız olduğu için mi, yoksa eksik kalma korkusuyla mı? Başkalarının gözünde nasıl göründüğümüzle mi ilgileniyoruz, yoksa kendimizi nasıl hissettiğimizle mi?

Derinleşmek, işte bu soruların peşine düşmektir.

İnsanın kendisine doğru yaptığı bu yolculukta bir haritaya olduğu kadar içsel bir pusulaya da ihtiyacı vardır. Kendine sorular sorar, cevaplar ararsın. İçindeki yabani atı, yani korkularını ve kaygılarını tanımaya çalışırsın. Çünkü insan, kendisini anlamadan kendisiyle baş edemez.

“Kendimi neden böyle hissediyorum?” diye sormak önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Bulduğun cevabı anlamak, onunla yüzleşmek ve gerektiğinde kendinle hesaplaşmak da gerekir.

Bazen insan kendi içinde kaybolur. Fakat bu kayboluş, yeniden kendini bulmanın başlangıcı da olabilir.

Değişim, kısa süreli bir yaz yağmuru gibidir; etkisini hemen gösterir. Derinleşme ise yer altı sularının toprağa yavaş yavaş işlemesi gibi zaman ister ama köklere ulaşır.

Değişim, sevdiğin bir şarkıyı dinlemek gibidir; ruh hâlini bir anda değiştirebilir. Derinleşmekse bir enstrüman çalmayı öğrenip kendi müziğini yapmaktır. Başkasının sesinde kendini bulmaktan kendi sesini keşfetmeye doğru ilerlemektir.

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, sürekli değişmeye çalışmak yerine biraz derinleşmektir. Daha fazlasına sahip olmak yerine sahip olduklarımızın değerini anlamak, her zaman mutlu görünmek yerine mutsuzluğumuzla da baş edebilmeyi öğrenmek…

Tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Her şeyin hızlandığı, bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı ama insanın kendisine ulaşmasının zorlaştığı zamanlar bunlar.

Belki artık biraz yavaşlamalı, başkalarının sesini kısmadan önce kendi iç sesimizi duymaya çalışmalıyız.

Çünkü bazen ihtiyacımız olan yeni bir hayat değil, yaşadığımız hayatı ve kendimizi daha iyi anlamaktır. Değişmekten önce derinleşmektir.

Kaynak: Ezgi Akgül, Kafayı Yemeden Yaşama Sanatı.

---

Sorsan kimse hatasını, kusurunu kabul etmeyecek. Herkes kendince haklı, herkes karşı tarafı suçlama derdinde.

Tam da burada ne bir değişim ne de bir derinleşme beklemeliyiz. Çünkü insan, önce kendi hatasıyla yüzleşmeden nasıl değişebilir ki?

Herkes haklı, herkes doğru… Peki, yanlış nerede? Herkes bir şeyleri hak ediyor da hak etmeyenler kim?

Derinleşmek dediğimiz şey, başkalarının kusurlarını sıralamak değil, dönüp kendi içine bakabilmektir. Kendi hatamı fark edemiyor, kendimi sorgulayamıyorsam hep birlikte kaybetmişiz demektir. Hep birlikte yenilmiş, hep birlikte tükenmişiz…

Herkes kendi haklılığına tutunmuş, kendi benliğinin sınırlarına çekilmiş. Benlik kaftanını giyen giyene… Oysa bizlik dediğimiz şey, biraz da kendi haklılığımızdan vazgeçip birbirimizi anlayabilmek değil midir?

Ne yazık ki benlik büyüdükçe bizlik küçülüyor. Herkes kendini savunuyor ama kimse kendine dönüp bakmıyor.

Benlik kaftanı giyen giyene… Bizlik diye bir şey yok.

Sahi ne yakışır insan olmanın onuruna? En çok hangi elbiseyi giyersek iyi durur ruhumuzun üstünde?Bedenimizden ziyade ruhumuza libaslar dikmek,ruhumuza altınlar takmak bizi gerçek manada tatmin edecek.

TUHAF ZAMANLAR VE DERİNLEŞMEK

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.