Başta insanlar olmak üzere tüm canlıları ayakta tutan, onlara yaşam enerjisi sağlayan temel madde oksijendir. Öyle bir oran içinde olmalıdır ki ne yaksın ne soldursun. Varlığı bir paradoks yaratır; doğada hem var eden hem de çürüten en temel unsur olarak bilinir. Yaşam döngüsünde bu iki zıt özelliği bir arada bulunduran iki madde daha vardır: Bunlar su ve karbondur. Hem yapı taşı görevi görür hem de belli bir zaman sonra korozyona uğrayarak çürüyüp humuslaşmaya, yani toprağa evrilmeye yol açarlar.
Avcı-toplayıcılıktan yerleşik yaşama geçen insanın hayatını sürdürebilmesine; sosyal yaşamda ayakta kalabilmesine; beslenme, sığınma, ısınma gibi iktisadi ihtiyaçlarını karşılayabilmesine aracılık eden ve varlığı yukarıda sayılan maddeler gibi paradoks içeren temel meta ise “para”dır.
Paranın oksijen, su ve karbondan farkı; sadece insanın kullanımında olması ve onun daha çok güç ile sahiplenme arzularına aracılık etmesidir. Varlığı günlük hayatta ihtiyaçları karşılamaya yararken, fazlalığı ise tiranlaşmaya, güç sarhoşluğuna, çevresini ezmeye ve başkalarının elindekilere göz dikmeye sebep olur.
Bugün etrafımıza baktığımızda gördüğümüz şey; paranın tıpkı oksijen veya su gibi sınırını aştığında insanı ve toplumsal değerleri nasıl içten içe çürüttüğüdür. İşin en acı tarafı ise bu çürümenin; dünya görüşü, inancı veya ideolojisi ne olursa olsun neredeyse herkesi kapsar hale gelmesidir.
Bir tarafta kıldıkları namazların, yaptıkları ibadetlerin kendilerini kötülüklerden alıkoyduğunu; daha ilkeli, dürüst ve ahlaklı kıldığını iddia eden muhafazakâr ve dindar kesim duruyor. Yıllarca ibadetin insanı kemale erdireceği, kul hakkından koruyacağı anlatıldı. Fakat bu kesim servetle ve imkânlarla tanıştıkça dualar ile sergilenen davranışlar arasındaki bağ tamamen koptu. Secdeye varan alınlar; ticaret ve makam masasına oturulduğunda aynı hassasiyeti gösteremedi. İbadetler aksatılmadan sürdürüldü belki; ancak bunun sebebi artık olgunlaşmak değil, kazanılan mevkiyi, gücü ve imkânları kaybetmemekti. Namazlar; düzene, muktedirlere ve çevreye "Ben sizdenim" mesajı vermenin, koltuğu ve rantı korumanın kullanışlı bir aracına dönüştü. Ne yazık ki bu ritüeller insanı doymak bilmez bir hırstan, kul hakkı yemekten, adaletsizlikten ve lüks tutkusundan korumaya yetmedi. Din ve ibadet; canlı bir vicdan olmak yerine, statüyü muhafaza etme yöntemi ve sergilenen açgözlülüğün üzerini örten biçimsel bir kabuk halini aldı.
Diğer tarafta ise kendini "sol-laik-demokrat"diye adlandırıp ,sözde paylaşımcılıktan, adil bölüşümden, eşitlik ve halkçılıktan dem vuran; ancak asıl derdi muhafazakârlığın kısıtladığı dünyadan kaçıp özel hayatını dilediğince, denetimden uzak yaşamak olan çevreler duruyor. “Haramların” konforunu sınırlandırmasını istemeyen bu kesimin süslü ve ilkesel söylemleri de ne yazık ki sadece iktidar imkânlarıyla tanışana kadar sürmekte. "Halk için" yola çıktığını iddia edenlerin, sıra eriştikleri makam ve kurumlara geldiğinde ne kadar bencilce hareket ettikleri görüldü. Savundukları kavramlar, toplumun adaletini sağlamaktan ziyade oraları kullanarak bireysel ve lüks yaşamlarını daha da zenginleştirmenin birer kılıfına dönüştü. Eleştirdikleri sermaye düzenine çabucak uyum sağlayan bu anlayış; para kazanma ve güç devşirme hırsıyla her türlü yolu mubah saymakta, kendi iktidar alanlarında sömürünün ve liyakatsizliğin en koyusunu üretmekte hiçbir sakınca görmedi.
Aslında görünürde farklı dünyalardan olduklarını iddia edenleri tek bir çizgiye getiren ve buluşturan şey para oldu. Sonuçta bunlar aynı varoluşsal trajediyi paylaşan "insan" özneleridir. Para ise insan doğasında çift taraflı bir illüzyon yaratır: Yokluğu insanı yaşam mücadelesinin sefaletine, yani başkalarına muhtaç edip onurunu zedelemeye sürüklerken; aşırılığı, tutkularını besleyerek ruhsal bir korozyona yol açar. Tıpkı bünyeyi susuz bırakmanın öldürücü, aşırı suyun ise dokuları patlatıcı etkisi ya da oksijenin nefes almayı sağlayıp aynı zamanda paslandırıp çürütmesi gibi; paranın azlığı insani yaşamı felç ederken çokluğu insanı kendi kurduğu yapay iktidar aynasında çürütür.
Demek ki mesele sadece hangi dünya görüşünde olduğumuz, hangi ritüeli yerine getirdiğimiz, hangi sloganı attığımız veya hangi değerlerin arkasına sığındığımız değilmiş. Para, kararında kalmadığında ve tek amaç haline geldiğinde; ardındaki inancı veya fikri hiçe sayarak insanı kendi benliğinde bozuyor. Doğadaki oksijenin fazlası canlı dokuyu nasıl yakıp çürütürse aşırı para ve güç hırsı da muhafazakârı da solcusunu da aynı açgözlülükte birleştiriyor. Geriye ise ne ibadetlerin kazandırdığı o iddia edilen ahlak kalıyor ne de sözde toplumculuk... Sadece daha fazlasını isteyen, her yolu mubah gören ve bir türlü doymayan çürümüş bir insan tabiatı kalıyor.