Dışarıdan bakıldığında hayatlarında her şey yolunda görünen insanlar vardır. İşlerini eksiksiz yapar, sorumluluklarını aksatmaz, herkesin beklentisini karşılamaya çalışırlar. Bir hata yaptıklarında günlerce düşünür, aldıkları övgüleri kısa sürede unutur, en küçük eleştiriyi bile zihinlerinde büyütürler. Çevreleri onları başarılı ve güçlü olarak tanımlar. Oysa içlerinden sürekli aynı ses yükselir: Daha iyisini yapmalıydın!
İşte mükemmeliyetçilik, tam da bu noktada başarı arayışı olmaktan çıkar ve kişinin kendi değerini kanıtlama mücadelesine dönüşür. Psikolog Paul Hewitt ve Gordon Flett, mükemmeliyetçiliği kişinin kendisine, başkalarına ve başkalarının kendisinden beklentilerine yönelik kusursuzluk arayışı üzerinden ele almıştır. Çünkü bazı insanlar için hata yapmak, yalnızca yanlış bir karar vermek değildir. Yetersiz olduklarının, başarısız olduklarının, hatta sevilmeye layık olmadıklarının kanıtı gibi hissedilir.
Bir sınavdan yüksek not almak yetmez, en yüksek not alınmalıdır. İşini iyi yapmak yeterli değildir, kimse kusur bulamamalıdır. İnsan, yorulmaya ve hata yapmaya hakkı yokmuş gibi yaşamaya başlar. Ancak bu yarışın bitiş çizgisi yoktur. Bir hedef gerçekleştiğinde sevinç kısa sürer, ardından yenisi gelir. Başarı, mutluluk veren bir deneyim olmaktan çıkar, başarısızlık korkusunu geçici olarak susturan bir güvenceye dönüşür. İşin en yorucu tarafı da insanın bazen başarmak için değil, başarısız olduğunda kendisini değersiz hissetmemesi için sürekli bir çaba içerisinde olmasıdır.
Psikiyatrist Karen Horney’nin idealize edilmiş benlik üzerine görüşleri, bu durumu anlamamıza yardımcı olur. İnsan, gerçekte olduğu kişiyle olması gerektiğine inandığı kişi arasında sıkışıp kalabilir. Her zaman daha iyi, daha başarılı, daha kusursuz olmak isterken kendisiyle barışmayı unutur. Bu anlayışın temelleri bazen çocuklukta atılır. Yalnızca başarılı olduğunda takdir edilen, sürekli başkalarıyla kıyaslanan ya da hata yaptığında sevgisini kaybetmekten korkan bir çocuk, kendi değerini başarı üzerinden ölçmeyi öğrenebilir. Büyüdüğünde ise ailesinin ve öğretmenlerinin yerine patronunu, çevresini ve kendi içindeki acımasız eleştirmeni koyar.
Psikolog Carl Rogers’ın koşulsuz kabul yaklaşımı burada önem arz eder. İnsan yalnızca başarılarından ibaret değildir; başarılarından bağımsız olarak kabul görmeye ve kendini değerli hissetmeye ihtiyaç duyar. Çocuğa sürekli en iyisi olması gerektiğini söylemek, gelişimini desteklemekten çok, ikinci olmanın bile başarısızlık anlamına geldiği düşüncesini yerleştirebilir. Oysa asıl ihtiyaç, başarısız olduklarında da değerli olduklarını bilmeleridir.
Peki, bu döngüden çıkmak mümkün mü?
Belki de ilk adım, kendimize şu soruyu sormaktır: “Gerçekten iyi bir iş çıkarmak mı istiyorum, yoksa kusurlu görünürsem değersiz olacağımdan mı korkuyorum?” Bu sorunun yanıtı, başarıyla kurduğumuz ilişkinin niteliğini değiştirebilir. Çünkü hata yapmak, yanlış biri olmak değildir. Bir işte başarı elde edememek bütün hayatın başarısız olduğu anlamına gelmez.
Psikolog Kristin Neff’in öz şefkat üzerine çalışmaları, insanın hata yaptığında kendisine anlayışla yaklaşmasının önemini vurgular. Bir hata yapıldığında her şeyi mahvettim düşüncesine kapılmadan istediğim sonucu alamadım, ama bundan ne öğrenebilirim, diyebilmek, sorumluluktan kaçmak değil, kendini cezalandırmadan sorumluluk almaktır.
İnsan kendini tüketmeden de çalışabilir, kendini acımasızca eleştirmeden de gelişebilir. Hedefler belirlemekle kendi değerini hedeflere mahkûm etmek aynı şey değildir. Belki de asıl soru şudur: Biz gerçekten başarılı olmak mı istiyoruz, yoksa yeterince başarılı olursak bir gün kendimizi sevmeye hak kazanacağımıza mı inanıyoruz?
Bazı insanlar bütün hayatları boyunca kendilerini kanıtlamaya çalışır. Her başarıdan sonra biraz daha rahatlayacaklarını düşünürler. Ancak içlerindeki eksiklik hissi, yeni bir hedefin arkasına saklanarak yeniden karşılarına çıkar. Ve insan bir gün geriye baktığında acı bir gerçekle karşılaşabilir: Herkesin gözünde yeterince başarılı olmak için ömrünü harcamış, ama kendi gözünde bir türlü yeterli olamamıştır.
Aslında gerçek başarı, daha kusursuz biri olmak değil, kusurlu hâlimizle de değerli olduğumuzu öğrenmektir. Çünkü bazen en büyük başarı, herkese kendini kanıtlamaktan vazgeçip kendi kendine, her şeyi mükemmel yapmak zorunda değilim çünkü ben, yalnızca başardığım şeylerden ibaret değilim, diyebilmektir.
Kendinize nazik davranmayı unutmayın!