İnsan, bir ömür boyunca kendini arıyor. Bazen bir nehrin içinde, bazen bitmeyen bir koşunun ortasında, bazen de artık hiçbir yere yetişmek istemediği o sessiz anda… Belki de büyümek, kendini bulmaktan çok kendinle barışmayı öğrenmektir. Ya da yaşamın ortasında yaşamsızlığı kabul etmek… Peki, insan kendini uçsuz bucaksız bir denizde mi bulur, yoksa bir çölün sessizliğinde mi kaybeder?
Ben neyim, ya da ne değilim?
Varlığın içinde yok oluşa meftun, ikisinin arasında kalmış bir hiç miyim? Bulunduğum yerde miyim, yoksa aslında orada değil miyim? Bazen bedenim, bazen ruhum yanıltıyor beni. İnsan, kendine en yakın olduğu yerde bile kendine yabancı düşebiliyor.
Bir nehrin içine girdiğimde nehirde kalabiliyor muyum? Nehir akarken ben de onunla akıyor muyum? Düşünceler, duygular, hüzünler ve mutluluklar değişiyor; biz de onlarla birlikte değişiyoruz. Öyleyse değişen bir hayatın içinde değişmeden kalmaya çalışmak neden?
Belki de mesele, nehrin akışına karşı koymak değil, onun ahengine kendini bırakabilmektir. Yaşamaksa yaşamak, ölmekse ölmek… Peki, teslimiyet hayatla barışmak mıdır, yoksa yorulmuş benliğimizin sığınağı mı?
Uyurken bile durmayan bir bedene, susmayan bir zihne sahibiz. Bunca telaşla koşup yetişmek istediğimiz nedir? Vardığımız yerde bizi huzur, mutluluk, dinginlik mi bekliyor? Yoksa bunlara ulaşmak için öyle çok koşuyoruz ki sonunda onları hissedecek hâlimiz bile kalmıyor mu?
Biz ne kadar biziz? Ne kadar kendimiz olarak yaşıyoruz? Dün olduğumuz kişiyle bugün olduğumuz kişi aynı mı? Belki de kendimizi sabit bir varlık sandığımız için yanılıyoruz. Oysa insan, her deneyimle değişen, dağılan ve yeniden kurulan bir oluş hâli değil mi?
İçilecek sular, girilecek nehirler, okunacak kitaplar, yazılacak yazılar vardı. Hayat, yalnızca yetişilmesi gereken yerlerden ibaret değildi. Belki de yaşamayı sürekli bir hazırlık hâline getirirken hayatın kendisini erteliyorduk.
Kendi sorularım olmalıydı benim. Başkalarının cevaplarını ezberlemek yerine kendi adımlarımla yürümeliydim. Belki cevap bulamayacaktım ama sorularım bana ait olacaktı. Çünkü insan, kendi yolundan geçmeden kendine ulaşamaz. Belki de olmak, tamamlanmış bir hâle varmak değil, oluşun kendisine katılmaktır.
Böylece yürüdüm. Ne kadar yol katettim, kaç nehre girdim, ne kadar yoruldum, bilmiyorum. Geriye baktığımda kendimi yine aynı şeyleri yaparken buldum.
Tekrar etmenin dayanılmaz cazibesi…
Değişmek isterken alışkanlıklarımıza sığınıyor, yeni bir hayat düşlerken eski hayatımızın izlerini yeniden çiziyoruz. Belki de en zor yolculuk, uzaklara gitmek değil, kendi tekrarlarımızı fark etmektir.
Gençlik, sonsuz bir macera arayışıydı. Bitmeyen bir telaş, her şeyi yaşamak ve hiçbir şeyi kaçırmamak için durmaksızın koşmak… Oysa insanın bir gün durmayı da öğrenmesi gerekiyor.
Gençliğe ve olgunluğa ait düşlerle, gerçekleşenler ve gerçekleşemeyenlerle gösterişsiz, sakin bir vedalaşma… Ne yenilgi ne de zafer. Yalnızca yaşanmış olanı kabul etmek.
Belki de olgunluk, her şeyi anlamak değil; bazı soruları cevapsız bırakabilmek, bütün düşlerini kaderine teslim edip hayatın akışına direnmeden katılabilmektir.
Artık denize doğru telaşsızca akan bir suyu izlemek istiyorum. Bir yere yetişme kaygısı taşımayan, önünde ne olduğunu bilmeden akmaya devam eden bir suyu…
Çünkü o suyun içinde hem biz varız hem de bizden geriye kalan hiçbir şey.
Nehir denize kavuştuğunda nehir olmaktan bütünüyle vazgeçer mi, yoksa başka bir biçimde varlığını sürdürür mü? İnsan da kendisi olmaktan vazgeçmeden kendisini aşabilir mi?
Bilmiyorum. Belki de artık bilmek zorunda değilim.
Önümde hâlâ okunacak kitaplar, yazılacak yazılar ve içine girilecek nehirler var. Fakat bu kez bir yere yetişmek için değil, akışın içinde olabilmek için…
Çünkü biz, yaşadıklarımızız ama yalnızca yaşadıklarımız değiliz. Dün olduğumuz kişiyiz ama artık bütünüyle o kişi de değiliz.
Nehiriz, ama nehir değiliz.
Denize doğru akıyoruz.
Biziz ve biz değiliz.