Netanyahu gitse ne değişecek, Eisenkot gelse ne değişecek? Filistin’de çocuklar ölmeye devam ediyorsa, bir halkın yaşam hakkı hâlâ elinden alınıyorsa, sandıktan çıkan sonucun insanlık açısından ne anlamı var?
Çok da umurumda değil İsrail’deki seçimleri kimin kazandığı, kimin kaybettiği…
Netanyahu mu kazanmış, Eisenkot mu hükümet kuracak çoğunluğa ulaşamamış? Açıkçası benim derdim bu değil. Çünkü benim baktığım yerden mesele, bir siyasetçinin koltuğunu koruyup koruyamaması ya da bir başkasının o koltuğa oturması değil. Benim meselem, Filistin’de toprağa düşen çocuklar, evladını kaybeden anneler, ailesini bir gecede yitiren babalar ve her sabah hayatta kalıp kalamayacağını bilmeden gözlerini açan insanlar.
İnsanlığın kaybettiği bir coğrafyada, hangi siyasetçinin kazanacağını tartışmak bana göre meselenin özünü kaçırmaktır.
Netanyahu gider, bir başkası gelir. Hükümetler değişir, seçim sonuçları açıklanır, siyasi hesaplar yeniden yapılır. Peki ya ölen çocuklar? Ya yıkılan evler? Ya bir daha geri gelmeyecek hayatlar? Onların hesabını kim verecek?
Benim için asıl soru budur.
İsimler değişiyor, acılar değişmiyor!
Bugün İsrail siyasetinde Netanyahu ile Eisenkot üzerinden bir tartışma yürütülüyor. Oysa Filistin halkının yaşadığı acıyı yalnızca iki siyasetçinin geleceğine indirgemek, çok daha büyük bir sorunu görmezden gelmek demektir.
Bir hükümetin uygulamaları sorgulanmalıdır. Siyasi liderlerin, karar alıcıların ve askerî yetkililerin sorumlulukları araştırılmalı, hesap vermeleri sağlanmalıdır. Ancak toplumun desteği, sessizliği, itirazı ya da itirazsızlığı da bu tablonun dışında düşünülemez.
Bir toplumdaki herkesin aynı düşündüğünü söylemek doğru olmaz. İsrail’de de savaşa karşı çıkan, Filistinlilerin haklarını savunan insanlar var. Fakat hangi toplumda olursa olsun, sivillerin ölümüne destek veren, insanlık dışı uygulamaları normalleştiren ve başkalarının acısına sırtını dönen herkes, vicdan karşısında kendi tutumunun hesabını vermek zorundadır.
Çünkü insanlık, yalnızca kendi halkının acısını hissedip başkasının acısına gözlerini kapatmak değildir.
Bir çocuğun ölümü, onu öldürenin kimliğine göre anlam değiştirmez. Bir annenin gözyaşı, hangi bayrağın altında yaşadığına göre daha az ya da daha fazla kıymetli olmaz.
Bir yanda insan hakları nutukları, diğer yanda enkaz altında kalan çocuklar… Bir yanda uluslararası hukuk söylemleri, diğer yanda evinden, toprağından ve yaşamından koparılan insanlar…
Filistin’de yaşananlar karşısında sergilenen çifte standartlar, yalnızca bugünün siyasi tartışmalarına değil, insanlığın ortak vicdanına da ağır bir yük bırakıyor.
Bizler ekranlardan gördüğümüz her çocuk ölümüyle biraz daha sarsılıyoruz. Bir annenin feryadını duyduğumuzda içimizden bir şey kopuyor. Bazen haberleri izlemek bize çok ağır geliyor. Çünkü insanın yüreği her gün aynı acıyı taşımaya dayanmaz.
Gözlerimizin pınarı kuruyor, hayatın tadı tuzu kaçıyor. Çünkü orada ölenler bizim için yalnızca bir haber başlığı, bir istatistik ya da siyasi tartışmanın konusu değil. Onlar çocuk, anne, baba, kardeş…
Bugün güç sahibi olanlar, kararlarıyla insanların hayatlarını etkileyebiliyor. Bazıları bu gücü adalet için, bazıları ise başkalarının hayatını hiçe sayan politikalar için kullanabiliyor.
Fakat hiçbir güç sonsuza kadar sürmüyor. Hiçbir siyasi koltuk kalıcı değil. Hiçbir iktidar, kendisini tarihin ve vicdanın sorgulamasından sonsuza kadar koruyamaz.
Ben inanıyorum ki Filistin’de yaşananlar, yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da hafızasında yer alacak. İnsanlar yıllar sonra bugünün yöneticilerini, kararlarını, desteklerini ve sessizliklerinin hesabını mutlaka sokacaktır.
Çünkü adalet, intikam değildir. Adalet, yapılanların karşılıksız kalmamasıdır.
Kim gelirse gelsin, eğer Filistinlilerin yaşam hakkını, güvenliğini, özgürlüğünü ve onurlu bir geleceğe sahip olma hakkını tanımayan politikalar devam ederse, değişen yalnızca isimler olur. Acı aynı kalır, adaletsizlik aynı kalır.
Benim itirazım bir halka ya da bir kimliğe değil; zulme, sivillerin ölümüne, ayrımcılığa ve insan hayatını değersizleştiren her türlü anlayışadır.
Çünkü Filistin’deki bir çocuğun hayatı, herhangi bir seçim sandığından daha değerlidir.
Sandıktan kim çıkarsa çıksın, eğer insanlık kaybediyorsa o seçimden geriye kutlanacak bir zafer kalmaz.
İşte tarih, eninde sonunda bu sorunun cevabını da soracak.