Son zamanlarda duyduğumuz haberler kanıksanacak türden değil.
Bir öğretmen öldürülüyor.
Sokakta çocuğuyla birlikte bir kadın ölü bulunuyor.
Kadınlar ölüyor. Kadınlar öldürülüyor.
Fail? “Çocuk” deniliyor.
İşte tam burada durmak gerekiyor. Çünkü bir cana kıyan eylemin adı değişmez. Yaş küçülünce suç hafiflemez. Masumiyet yaşı, işlenen fiilin ağırlığını ortadan kaldırmaz. Elbette hukukun çocuklara bakışı farklıdır; gelişim, psikoloji ve çevresel faktörler dikkate alınır. Ancak bu gerçek, toplumun yaşadığı korkuyu ve sarsıntıyı ortadan kaldırmaz.
Asıl soru şudur: Bu noktaya nasıl gelindi?
Bir çocuk dünyaya suç işleme eğilimiyle gelmez. Değerler öğrenilir. Vicdan öğretilir. Merhamet gösterilerek büyütülür. Saygı ise önce evde başlar. Eğer bir toplumda suç oranı çocuk yaşlara kadar inmişse, bu yalnızca bireysel bir sorun değildir; aile yapısından eğitim sistemine, sosyal politikalardan dijital dünyaya kadar uzanan çok katmanlı bir kırılmanın göstergesidir.
Aile olmak yalnızca dünyaya çocuk getirmek değildir.
Aile olmak; sınır koymaktır, sorumluluk almaktır, rehberlik etmektir.
Çocuğun eline teknolojiyi verip vicdanı öğretmemek, özgürlüğü tanıyıp sınırı çizememek, sevgiyi gösterip disiplini ihmal etmek… İşte asıl tehlike burada başlar.
Bugün sokakta yürürken tedirginsek,
okulların kapısından içeri girerken kaygılıysak,
“güvenli alan” dediğimiz kavramı sorgular hâle geldiysek,
bu durum bireysel trajedilerin ötesinde toplumsal bir alarmdır.
Bugün bizi doğuran anneler, kadınlarımız ve öğretmenlerimiz hayatlarını kaybediyor. Oysa bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan en güçlü değerler tam da bu üç sütundur: anne, kadın ve öğretmen.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü diyoruz.
Anneler Günü diyoruz.
Öğretmenler Günü diyoruz.
Ama mesele onların yılda bir gün hatırlanması değildir.
Mesele, onların her gün güvende olmasıdır.
Bir zamanlar “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” diyen bir medeniyetin mirasçılarıydık. Eğer bugün öğretmenine saygı duymak yerine ona zarar verebilen bir noktaya geldiysek, burada durup düşünmemiz gerekir.
Aile kavramının içi yeniden doldurulmalı.
Sosyal medya batağında büyüyen çocuklarımıza kaybettiğimiz değerler yeniden öğretilmelidir.
Çünkü her çocuk bir evin aynasıdır.
Ve bazen aynaya bakmak, en zor olanıdır.
Toplum olarak kanıksamamalıyız.
“Normal” dememeliyiz.
Korkuyu kader gibi kabullenmemeliyiz.
Çünkü merhamet, vicdan ve ahlak yeniden inşa edilmezse kaybedeceğimiz yalnızca güvenliğimiz değil, insanlığımız olacaktır.
Nitekim Doğan Cüceloğlu’nun dediği gibi:
“Mükemmel değil, merhametli çocuklar yetiştirin. Karıncaları ezmeyen, ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezip geçmeyen; sevgiyi hissedebilen çocuklar.”
Çünkü merhameti öğrenmeyen bir çocuk büyüdüğünde yalnızca bir birey olmaz.
Bir toplumun geleceğini de yaralar.
Vicdanını kaybeden bir nesil,bir toplumun en büyük felaketidir.