Dün üvey ilçemiz Halfeti’deydim…
“Saklı cennet” diyoruz ya…
Cennet neden saklanır, biliyor musunuz?
Çünkü kimse yolunu göstermiyor.
Şehir merkezinde, Halfeti’yi işaret eden tek bir yön levhası yok.
Sanki bilinmesin, görülmesin, gidilmesin istenmiş gibi…
Halfeti…
Milyonlar harcanarak yapılan, her gelen belediye başkanının kendi “fantastik” projelerini denediği bir sahne…
Büyükşehir’in sosyal tesisleri ya viraneye dönmüş ya da bir başka hantal yapı olarak Harran Üniversitesi’ne devredilmiş.
Göl kenarı, çürümeye terk edilmiş proje artıklarının sergilendiği bir açık hava deposu gibi…
Ya da birilerinin rant dizdiği suskun bir kıyı…
Yavaş şehir…
Sessiz şehir…
Evet, sessizlik var.
Ama bu, huzurun değil; terk edilmişliğin sessizliği.
Halfeti öylesine bırakılmış ki…
Turistin azlığına rağmen, daha bilinçli olması beklenen yerli halk bile çevreye karşı duyarsızlaşmış.
Kirlilik kanıksanmış, utanç yerini alışkanlığa bırakmış.
Devletin “şerefine” bırakılmış gibi duran o eski yapılardan birinin dibinde,
yıkık dökük bir tuvalet taşına takıldım…
Düştüm.
Canımı acıtan düşmek miydi, yoksa gördüklerim mi?
Cevabı zor değil.
Asıl acı, eski Halfeti’nin atık sularının göle aktığını duymakla başladı.
Foseptik gibi kullanılan bir gölde, kıyıya bağlı teknelerin ertesi gün “keyifli turlar”a çıkacağını bilmekle derinleşti.
Sessiz, yavaş şehir…
Saklı cennet…
Ama o cennetin derinliklerinde, aslında bir foseptik çukurunda tur atıldığının farkında olmayan insanlar,
tatil yaptığını sanıyor.
Ve belki de en acısı şu:
Halfeti hâlâ güzel…
Ama o güzellik, sahipsiz.