Yaş aldıkça başını alıp gitmek mecali bile bulamayınca insan, kendine sığınmaktan başka yol da bulamıyor. Daldıkça derinlere, kalabalıklar içinde gereksiz koşuşturduğunu da fark ediyor. Farkına varmanın bir ıstırap olduğunu da yalnız kaldığında daha çok hissediyor.
Muhatap olduğu kadar, dert edindiği yaşanmışlıklar da daha çok batıyor insana. Üç kuruş için atmadığı takla kalmayanın neden böyle yaptığını dert ediyorsun mesela. Yahut hak yemekten yüzü tabaklanmış olana haksızlık yaptığını söylediğin halde bunu fark etmemesini, fark ettiğin ıstırap.
Helal etmesen yazık, etsen de yediğin kazık arasında gidip gelmenin sancısı da ayrı bir dert olarak kalıyor içinde. Güveni ve samimiyeti küçük şeyler uğruna heba eden insanın, insanlığını sorguluyorsun mesela. Bir muhasebedir içinden çıkılmaz, bir dert matematiğidir kalıyor kafanın içinde, duvarlarına çarparak.
Toplumsal bir varlık olarak varoluşsal kaygısını, ‘birlikte’, ‘beraber’ olmanın verdiği keyifle gideren insan, nihayetinde yalnız kalıp gerçeklerle yüzleşmeye cesaret edemeyince daha çok dönüşmek gereği hissediyor toplum içinde.
Güven ve emanetin hiç sayılıp asgari değerlerin piç edildiği bir dünya mirası içinde parçalanmış insanlıkla baş başa kalmanın verdiği huzursuzluk ve erdemli toplum bir ütopya olarak kalıyor bize.
Kandırmanın, aldatmanın bir zeka seviyesi ve övünülecek bir davranış olduğunun benimsendiği bir toplumda ne eseftir ki insanlık en alt seviyede can çekişiyor.
Bu çürümüşlüğü, insanın en çok çevresinde görmesinin verdiği ıstırap da daha usturuplu oluyor haliyle. Neden ve niçin sorularının cevabını bulmanın gayet kolay olduğu bu davranış bozukluğunun teşhisi mümkün, tedavisi maalesef.
Bu çağın hastalığının var oluş kanıtı söz ile başlayıp söz ile bitiyor. Sözüne itimat edilenle ortaya koyduğu davranışları arasındaki uçuruma da sen yuvarlanıyorsun. Bu uçurumdan üstünü başını silkeleyip doğrulunca, koşar adım iç dünyana gömülmekten başka çıkar yolun kalmıyor.
“Yapmayacağınız şeyi, niçin söylüyorsunuz.” Ayeti gereğince doğrunun tek bir yüzü olduğunu kimse aynasında görmek istemiyor çünkü. Herkesin koynunda hazırda bekleyen bir af dilekçesi, herkesin kul hakkına karışmayan Allah’ını ikna edeceğine dair garantisi var gibi.
Bu hayatın insana yüklediği anlamın altında ezilmiş olmanın verdiği ıstırap, hayatı her türlü fırıldaklığıyla ezip geçenlerle kıyas götürmez onurlu bir yaşamın kendisidir.
İnsanın bu çürümüşlükle karşılaşınca yalnızlığa çekilmesini asosyal, patolojik vakıa olarak gösterip psikanalistik bir teşhisle yalnız kalmana tahammül edemeyip seni kategorize eden bir yığın var dışarıda.
İnzivayı hastalık, kalabalıklar içindeki her türlü şaklabanlığı sosyallik olarak tanımlayan bu çağın dişlileri, insanlığı öğütüyor.
Ol nedenden daha manidar ve dahi manalıdır, peygamberlik bir çekilmenin verdiği yalnızlık. Bozulmuş, çürümüş, kokmuş bir sürü içerisinde kirlenmektense yalnız kalmak, silkelenmek ve toparlanmaktır.
Yaş aldıkça daha çok içindeki durgun göl kıyısında taş sektiriyor. Hayatın her yönünden gelip içinden akıp giden nehirlere daha çok eğiliyor insan.
Yaş aldıkça yalnızlaşıyor insan. Kendini küflenmiş kalabalıklardan çekip kuru bir temizleme yapmaktır belki de.
Yalnızlık, bu çağda fark etmiş olanların ruhlarını resetlemesi için elzem bir zorunluluk. Yaş aldıkça yalnızlaşıyor, yaşlandıkça fark ediyor, fark ettikçe ıstırap çekiyor, bu döngü içinde, içine yığılıp kalıyor insan.
Ahlaksızlığın, üçkâğıtçılığın takdir, güven ve dürüstlüğün enayilikle tavsif edilip tekdir edildiği bir topluluk içinde yaşamaktansa, yalnızlığın o ellerinden tutulmaz ateşinde yananlara, ne mutlu.