Göbeklitepe, on iki bin yıllık bir geçmişe sahip. Tarihçilerin ortak kanaatine göre insanın göçebe hayattan yerleşik hayata geçişi tarımla başladı. O günden bugüne bedenimizin ihtiyaç duyduğu her sebze, her meyve, her hububat; toprağın bereketiyle, insan emeğinin sabrıyla sofralarımıza ulaşıyor.
Pazarda, manavda, markette rengârenk dizilen o bereketin arkasında çoğu zaman görünmeyen kahramanlar var. Bugün size Şanlıurfa'nın on iki bin yıllık tarihini, Balıklıgöl'ün huzurunu, kebabın eşsiz lezzetini ya da sıra gecelerinin nağmelerini anlatmayacağım.
Bugün emeği, emekçiyi anlatacağım.
Alın teri döken ama çoğu zaman sahipsiz bırakılan mevsimlik tarım işçilerini…
Şanlıurfa Valiliğinin yaptığı bir çalışmaya göre il genelinde yaklaşık 26 bin aileden 170 bin kişi mevsimlik tarım işçisi olarak başka illere göç ediyor. Bu yolculuk bir tatil için başlamıyor. Hayatta kalabilmek, evine bir lokma ekmek götürebilmek ve onurlu bir yaşam sürebilmek için yola çıkıyorlar.
Vardıkları yerde onları bir ev beklemiyor. Dinlenmek, uyumak ve kendilerini koruyabilmek için yalnızca naylondan yapılmış çadırlar var. O çadırların içinde yılana, akrebe ve haşereye karşı yaşam mücadelesi veriyorlar. Su ve elektrik gibi en temel ihtiyaçlara bile güçlükle ulaşabiliyorlar.
Güneşin ilk ışıklarıyla başlayan mesai, gün batımına kadar sürüyor. Üstelik bütün bunları çoğu zaman sigortasız, sözleşmesiz ve hukuki güvenceden yoksun şekilde yapıyorlar. Sofralarımız eksik kalmasın diye emek veriyorlar; fakat kendi hayatları çoğu zaman eksik bırakılıyor.
Aslında çileleri vardıkları yerde başlamıyor. Daha evlerinden ayrıldıkları anda başlıyor. Bir minibüsün içine yirmi, yirmi beş kişi ve bütün yaşamlarını sığdırmaya çalışıyorlar. Kimi, gitmek istediği yere hiç ulaşamıyor. Trafik kazaları her yıl aynı acıyı yeniden yaşatıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin verilerine göre son on yılda 847 mevsimlik tarım işçisi hayatını kaybetti; bu ölümlerin büyük bölümü, işçileri taşıyan araçların karıştığı trafik kazalarından kaynaklanıyor. Kaybedilen hayatlar haber bültenlerinde birkaç cümleye, birkaç rakama dönüşüyor; geride kalanların acısı ise sessizce unutuluyor.
Ve çocuklar…
Bu yolculuğun en ağır yükünü onlar taşıyor. Okul sıralarında değil, tarlaların ortasında büyüyorlar. Ailesinin çaresizliğine daha küçücük yaşta omuz vermek zorunda kalan bir çocuk, aslında çocukluğunu da geride bırakıyor. Eğitimden her uzak kaldığı gün, bir sonraki yılın da aynı tarlalarda geçeceğini biraz daha öğreniyor. Böylece yoksulluk da umutsuzluk da nesilden nesile aktarılıyor.
Lise çağına gelmiş, hâlâ okuma yazma bilmeyen öğrencilerin varlığı, eğitim camiasının içinde bilinen ama yüksek sesle konuşulmayan bir gerçek. Zaman zaman dile getirilse de bugüne kadar kalıcı bir çözüm üretilmiş değil. Üstelik Şanlıurfa'nın eğitimde Türkiye sıralamasındaki yeri de hepimizin malumu. Bir de bu tabloyu üstüne koyduğunuzda, durumun vahametini varın siz düşünün.
Eğitim sendikaları tarafından yapılan araştırma sonucunda, nisan ayından itibaren yaklaşık yüz bin dolayında çocuğun mevsimlik tarım işçiliği nedeniyle eğitiminden geri kalması çok acı bir gerçek.
Ben, yoksulluğun belini büktüğü insanlardan söz ediyorum.
Sorulan her soruya “İyiyim.” diyenlerden…
Acısını “Şükür.” kelimesinin arkasına saklayanlardan…
Gözü tok, bağrı yanık insanlardan…
Nemrut, Hz. İbrahim'i ateşe atmıştı. Rabbinin emriyle o ateş ona serin ve selamet olmuştu.
Bugün ben, o ateşten kurtulanı değil; ateşin kıyısında sessizce ömrünü tüketen İbrahimleri anlatmaya çalıştım.
Sesi çok çıkanı değil, sesi hiç duyulmayanı…
Eğer bu acılar her yıl aynı şekilde tekrarlanıyorsa buna yalnızca “kader” demek, vicdanımızı rahatlatmaktan başka bir işe yaramaz.
“Coğrafya kader midir?” sorusunun cevabını aramaktan önce, belki de kader diyerek geçiştirdiğimiz bu tabloyu değiştirecek iradeyi göstermeliyiz.
İşte o gün geldiğinde, Urfa'nın bağrı yanık insanları yalnızca acılarıyla değil, umutlarıyla da anılacak.