"Yaşamayı denedim ama dikkatim dağıldı."
İnsanın neye baktığı, dikkatini nereye yönelttiği ve hangi meselelerle meşgul olduğu, aslında kim olduğunu ele verir. Dikkat kesildiğimiz her ayrıntı bize kendimizden haber taşır. Yeter ki o işaretleri görebilecek kadar farkındalığımız olsun. Aksi hâlde ömür, öğretmek istediklerini sessizce önümüzden geçirir; biz ise fark etmeden yaşayıp gideriz.
Çağın en büyük sorunlarından biri dikkat dağınıklığıdır. Özellikle sosyal medyanın hayatımıza kattığı hız, yalnızca zamanı değil, derinliği de elimizden alıyor. İnsanlar artık hiçbir şeye uzun süre ilgi gösteremiyor; ilişkiler, düşünceler ve hatta duygular bile birkaç dakikalık tüketim nesnelerine dönüşüyor. Bunun en ağır bedellerinden biri ise empati kaybı. Dikkat azaldıkça anlayış azalıyor, anlayış azaldıkça insanlar daha tahammülsüz ve daha saldırgan hâle geliyor.
Johann Hari bu tabloyu çarpıcı sözlerle özetliyor:
«"Böyle az uyuyup çok çalışan, üç dakikada bir faaliyet değiştiren, zaaflarımızı öğrenip bizi manipüle etmek için tasarlanmış sosyal medya siteleri tarafından sürekli takip edilen, aşırı stres altında yaşayan, sağlıksız beslenen ve her gün beynimize zarar veren toksinlere maruz kalan bir toplum olmaya devam ettiğimiz sürece ciddi dikkat sorunları yaşamaya da devam edeceğiz. Ama bunun bir alternatifi var: Örgütlenmek, karşı koymak ve dikkatimizi tüketen güçlerin yerine bizi iyileştirecek güçleri koymak."»
Dikkat yalnızca zihinsel bir mesele değildir; aynı zamanda ahlaki bir meseledir. Stoacı filozof Musonius Rufus'un şu sözü bugün de yol göstericidir:
«"İnsan ancak kendine daimi bir dikkat göstererek kendi ruhunun selametini temin eder."»
Fakat burada ince bir çizgi vardır. Kendine dikkat kesilmek ile kendine saplanıp kalmak aynı şey değildir. İlki farkındalıktır, ikincisi bencillik. Bencilliğin dikkati, insanı başkalarına ve hayata karşı dikkatsiz kılar. Oysa dikkat yoksa alaka yoktur; alaka yoksa ihtimam yoktur; ihtimamın olmadığı yerde sevgi de yeşermez.
Öte yandan, kendini tamamen ihmal edip yalnızca başkalarına yönelmek de çözüm değildir. İhsan Fazlıoğlu'nun ifadesiyle:
«"Kendini ihmal edip başkalarına dikkat kesilen kişi, daha yaşarken bedenini mezara, aklını çöle çevirir."»
Demek ki mesele, kendine kapanmakla kendini unutmak arasındaki dengeyi kurabilmektir.
İnsan yalnız kaldığında asıl gözetleyicisi ortaya çıkar. Peki bizi kim izliyor? Yaratıcımız mı? Süperegomuz mu? İdeal benliğimiz mi? Başkalarının hayali bakışları mı? Yoksa alkış bekleyen içimizdeki görünmez seyirci mi? Belki de olgunluk, kendi gözlemleyişimizi de gözlemleyebilme cesaretidir.
Çağımızın başka bir hastalığı da dikkat çekme arzusu. Sürekli görünür olma telaşı, insanı kendi özünden uzaklaştırıyor. Başkalarının gözünde yer edinmeye çalışanlar, çoğu zaman kendi gözlerinden düşüyor. İlişkiler de bu yüzden çoğu zaman bir göz açıp kapayıncaya kadar sürüyor.
Oysa en güzel dikkat, sonsuza yönelen dikkattir. Sonsuza dikkat kesilmek; yaşamın ve ölümün sırrını anlamaya yönelik bitmeyen bir arayıştır. İnsan birçok şeyi unutur ama bazı bakışları unutamaz. Gözler kapanır, fakat son bakış hafızada yaşamaya devam eder.
Hayatta dikkat ettiğimiz şeye dönüşürüz. İlgi duyduğumuz, değer verdiğimiz ve kıymet biçtiğimiz şeyler hayatımızın yönünü belirler. Dikkatimiz; nerede olduğumuzu, kimlerle yürüdüğümüzü ve nasıl bir insan hâline geldiğimizi gösteren en güçlü aynadır.
Öyleyse dikkatimizi umuda çevirelim. Umuda yönelen dikkat, umudu büyütür. İyiliğe yönelen dikkat, iyiliği çoğaltır. Hakikate yönelen dikkat ise insanı kendisiyle buluşturur.
Çünkü biz bu dünyaya kalmaya değil, gelip geçmeye geldik. Ne çok bizi tüketen olaylara dikkat kesiliyor, ne çok geçici olana aldanıyoruz. Oysa hakikat son derece sade:Geldik ve gidiyoruz.belkide dikkatimizi kalmaya değil,gitmeye yönelttiğimiz gün hayatın anlamını daha berrak göreceğiz.
Dikkatin yönü insanın yönüdür.Neye dikkat kesilirsek,biraz da ona dönüşürüz.