Son gelişimde, Şanlıurfa çarşısında yürürken bir dükkânın önünde duran mavi bir su termosu takıldı gözüme.
Ne gösterişliydi ne de dikkat çekmek için konulmuştu. Yanında bir bardak vardı. Kim için bırakıldığı belli değildi. Belki o gün yüz kişi geçti önünden, belki yalnızca bir kişi su içti. Bilmiyorum.
Fakat o mavi termos, bana uzun zamandır hiçbir hukuk kitabının düşündürmediği kadar çok şey düşündürdü.
Çünkü hukukçu olarak biliyorum; suya erişim en temel insan haklarından biridir. Bunun anayasal ve uluslararası hukukta karşılığı vardır. Devletlerin bu hakkı koruma yükümlülüğü vardır.
Ama o termos bana başka bir şey söyledi.
Hiç kimse o esnafa "Buraya bir termos koyacaksın." dememişti.
Hiçbir kanun bunu emretmiyordu.
Hiçbir zabıta gelip denetlemeyecekti.
Yine de o su oradaydı.
Çünkü o dükkânın sahibi, belki hukuk fakültesinde okumamıştı; fakat susamış bir insanın su içmesinin bir lütuf değil, hak olduğuna inanıyordu.
İşte medeniyet dediğimiz şey biraz da budur.
Hukukun yaptırım korkusuyla değil, şahsiyetin tabiî bir parçası hâline gelmesi...
Osmanlı hukukunun en mühim eserlerinden Mecelle'de yer alan "Âdet muhakkemdir." kaidesi, aslında bunun hukuk dilindeki ifadesidir. Toplumun asırlar içinde olgunlaştırdığı sahih örf, hukukun kaynaklarından biridir. Demek ki hukuk yalnızca devletin yazdığı metinlerden değil; milletin yaşayarak inşa ettiği değerlerden de doğar.
Şanlıurfa, sıradan bir şehir değildir.
Bu topraklar, insanlık tarihinin en eski yerleşimlerine ev sahipliği yapmış; peygamber kıssalarıyla, ticaret yollarıyla, ilimle ve irfanla yoğrulmuş bir medeniyet havzasıdır.
İşte tam da bu yüzden, bu şehirden beklentimiz de sıradan olamaz.
Böylesine köklü bir medeniyetin mirasçıları olarak hukuku yalnızca mahkeme salonlarında arayamayız. Onu trafikte de göstermeliyiz. Ticarette de göstermeliyiz.
Miras paylaşırken de göstermeliyiz. Toprak anlaşmazlıklarında da göstermeliyiz.
Öfkelendiğimizde de göstermeliyiz.
Çünkü gerçek hukuk, haklı çıkma mücadelesi değil; hakkı teslim edebilme olgunluğudur.
Bazen düşünüyorum...
Çarşıdaki o mavi termos, acaba bize yalnızca su mu ikram ediyor?
Yoksa asırlardır bu şehrin sessizce anlattığı bir medeniyet dersini mi hatırlatıyor?
Belki de Şanlıurfa'nın en büyük mirası, taşlarında değil; kimsenin emretmediği hâlde bir yabancının susuzluğunu kendi meselesi sayan o ince hukuk anlayışındadır.
Mavi termostan alacağımız ders büyüktür. Ne var ki bugün, bu kadim şehrin adı ne yazık ki kimi zaman kamuoyuna medeniyetini, irfanını ve vakur insanını yansıtan hadiselerle değil; tam aksine bu hassasiyetle bağdaşmayan olaylarla gelmektedir.
Oysa Şanlıurfa'nın gerçek kimliği; öfke değil vakar, çatışma değil merhamet, hukuksuzluk değil adalettir. Binlerce yıllık bir medeniyetin mirasçısı olan bu şehre yakışan da budur.
Dileğim odur ki Şanlıurfa, bundan sonra gündeme daha çok insanlığıyla, hukuk kültürüyle, kadim irfanıyla ve güzel örnekleriyle gelsin. Çünkü böylesine köklü bir medeniyet, ancak kendi asaletine yakışan haberlerle anıldığında gerçek kimliğini geleceğe taşıyabilir.