ŞİDDETİN MANTIĞI

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Şiddet, bir kişinin başka birine zarar vermek, acı çektirmek amacıyla uyguladığı psikolojik, ekonomik, cinsel ve fiziksel baskı, güç ve kaba kuvvet kullanma eylemidir. Bu yazımda çok kapsamlı olan bu olgunun sadece fiziksel şiddet boyutuna değineceğim. Fiziksel şiddet, genellikle öfke duygusunun kontrol edilememesi sonucu karşıdaki kişiye kaba güç kullanılarak acı çektirme amacı taşıyan bir öfke patlamasıdır.

Tarih boyunca bütün insan ilişkilerinde, bireylerin gerek doğaları icabı, gerekse hayata pragmatist yaklaşımlarından dolayı pek çok konularda hemfikir olamadıkları kaçınılmaz bir realitedir. Toplumsal ilişkilerde bu farklılıklardan kaynaklı kontrol edilemeyen öfke patlamalarının ortaya çıkması, insanlık tarihi boyunca hep var olmuştur.

Günümüzde kontrolsüz öfkenin fiziksel şiddete evrilmesi artık sıradanlaşmıştır. Bu şiddet sadece zarar verme eğiliminden çıkıp, yok etme, ortadan kaldırma gibi ailede, trafikte, parkta, sokakta, çarşıda, pazarda karşılaştığımız günlük rutinlerimiz olmuştur. Her gün televizyonda veya sosyal medyada izlediğimiz, pusu kurma, kavgalarda ateşli ve kesici alet kullanma, yere düşen bir insana 10 kişinin tekmelerle vura vura başını ezme, yok etme, yaşamına son verme ve orantısız güç kullanımı gibi şiddetin pek çok yansımaları pek de vicdani değildir. 

Tarih boyunca doğaları gereği farklı birer dünya olan insanlar arasındaki şiddet, kaçınılmaz bir toplumsal olgu olarak hep var olmuştur. Fakat şiddetin yansımaları zaman ve mekana göre farklılıklar göstermiştir.

1980-90 yılları arası, özellikle çocukluk ve gençlik yıllarımın geçtiği Urfa 'da gözlemlediğim bazı olayların, öfke ve şiddet olgusunun günümüzde nasıl bir değişim ve dönüşüm geçirdiğinin apaçık örnekleridir. O yıllarda boş alanlarda ve sokaklarda iki taş dikilip kale yapılır ve futbol oynanırdı. Kaleye çekilen şutların gol olup olmadığı hep tartışma konusuydu. Üsten mi gitti, yandan mı gitti, yoksa gol müydü? Tüm bu tartışmalara rağmen yine de    orta bir yol bulunurdu. Ayrıca sokak oyunlarının çoğu fiziksel temasa dayalıydı. Buna rağmen şiddetin bir mantığı, zemini ve sınırı olurdu. Orantısız güç kullanılmazdı. O zaman Urfa’nın çocukları ve gençleri için bıçak bir kavga aracı değil, mutfakta kullanılan sebze ve meyve kesme ve doğrama aracı olarak algılanırdı. Hiç bir zaman kontrolsüz güç 7 şiddetindeki yıkıcı bir depreme dönüşmezdi. En fazla 3 şiddetindeki bir depremin fay boşalması ve rahatlaması gibiydi. Bu konuda bizzat şahit olduğum bir örnek olayla konuya daha somut bir açıklama getirebilirim. İki arkadaşımız arasında ortaya çıkan kavgada, burun çok hassas bir organ olduğu için, birinin burnu kanamıştı. Şiddeti uygulayan kişi, kanamanın durması için kendi mendilini çıkarıp tampon uygulaması yapmıştı. Çünkü şiddet, o zaman karşısındakini yok etme, yaşamdan koparma saikiyle yapılmıyordu.

1980'lerin 90'ların çocukları ve gençleri Yeşilçamın dört çınarı;

Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney, Kadir İnanır ve Tarık Akan gibi karakterleri rol model alıyorlardı. Gerçekten onlar hiçbir zaman pusu kurmaz, arkadan saldırmaz, rakibin elindeki ateşli ve kesici aletleri aldıktan sonra bir kenara atar ve teke tek kavgalarını orantılı bir güçle yaparlardı. Onlardaki kavga ve şiddetin amacı, karşısındakini yok etme değil, yok olmama mücadelesiydi. Bunun sonucunda sevgi, saygı, vicdan, hak, hukuk, öfke, şiddet, şiddetin sınırları ve mantığı tüm detaylarıyla izleyici kitlesinin zihnine ve bilinçaltına işlenirdi.

Sonuç olarak şiddete dönüşen öfke,7 şiddetindeki yıkıcı deprem gibi değil, cana ve mala zarar vermeyen 3 şiddetindeki bir fay boşalması ve rahatlaması gibiydi. 

ŞİDDETİN MANTIĞI

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.