Sabah uyanır uyanmaz elimiz telefona gidiyor. Daha gözümüz tam açılmadan bildirimleri kontrol ediyor, haber akışını kaydırıyor, başkalarının hayatlarına kısa ziyaretler yapıyoruz. Gün içinde defalarca aynı döngü tekrarlanıyor. Farkında olmadan ekranlara ayırdığımız süre uzarken, kendimize ayırdığımız zaman giderek kısalıyor.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı buna şüphe yok. Sevdiklerimizle iletişim kuruyor, bilgiye saniyeler içinde ulaşıyor, dünyanın öbür ucunda yaşananlardan haberdar olabiliyoruz. Sorun teknoloji değil. Sorun, onun hayatımızın merkezine yerleşmesi ve zihnimizin neredeyse hiç dinlenememesidir.
Psikologlar, insan beyninin sürekli yeni uyaranlara maruz kaldığında dikkatini sürdürmekte zorlandığını uzun zamandır ifade ediyor. Her bildirim, her beğeni ve her yeni içerik, beynimizin ödül sistemini harekete geçiriyor. Özellikle dopamin mekanizması nedeniyle sosyal medya, kısa süreli bir haz sunarken bizi tekrar tekrar ekrana dönmeye teşvik ediyor. Zamanla telefonu kontrol etmek bir ihtiyaçtan çok otomatik bir alışkanlığa dönüşüyor.
Daha da önemlisi, sosyal medya bizi sürekli karşılaştırmaya davet ediyor. Bir başkasının tatili, başarısı, ilişkisi ya da mutluluğu, çoğu zaman kendi hayatımızı eksikmiş gibi hissetmemize neden olabiliyor. Oysa gördüğümüz şey, insanların yaşamlarının tamamı değil, özenle seçilmiş birkaç kareden ibaret. Buna rağmen zihnimiz, başkalarının en parlak anlarını kendi hayatımızın sıradan günleriyle kıyaslıyor.
Sosyal psikolog Leon Festinger’in ortaya koyduğu Sosyal Karşılaştırma Kuramı, insanların kendilerini değerlendirebilmek için başkalarıyla kıyaslama eğiliminde olduklarını söyler. Sosyal medya ise bu eğilimi hiç olmadığı kadar görünür ve sürekli hâle getiriyor. Sonuçta birçok kişi, aslında sahip olduklarından çok, eksik olduğunu düşündüklerine odaklanmaya başlıyor.
İşte tam bu noktada “sosyal medya detoksu” bir moda akımı değil, zihinsel bir mola olarak karşımıza çıkıyor. Detoks, telefonu tamamen hayatımızdan çıkarmak anlamına gelmiyor. Ama günün belli saatlerinde bildirimleri kapatmak, yemek yerken ekrana bakmamak, uyumadan önce telefonu bir kenara bırakmak ya da hafta sonunun birkaç saatini dijital dünyadan uzak geçirmek bile zihnimiz üzerinde düşündüğümüzden daha büyük bir etki oluşturabiliyor.
Araştırmalar, ekran süresini azaltan kişilerin dikkatlerini daha kolay toparlayabildiğini, uyku kalitelerinin arttığını ve kaygı düzeylerinin azaldığını gösteriyor. Bunun nedeni yalnızca daha az ekran görmek değil aynı zamanda beynin sürekli uyarılmadan dinlenebilmesine fırsat tanımaktır. İnsan zihni de beden gibi dinlenmeye ihtiyaç duyar.
Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Telefonu her elimize alışımız gerçekten bir ihtiyaç mı, yoksa sadece oluşan küçük bir boşluğu doldurma çabası mı? Çünkü bazen can sıkıntısı sandığımız şey, aslında zihnimizin sessiz kalmaya duyduğu ihtiyaçtır. O sessizlikte düşüncelerimizle karşılaşır, duygularımızı fark eder ve kendimizi dinlemeye başlarız.
Sosyal medyadan birkaç saat uzak kalmak, dünyadan kopmak değildir. Aksine, çoğu zaman kendi dünyamıza yeniden bağlanmaktır. Kaçırma korkusuyla yaşarken, aslında kaçırdığımız şeyin içinde bulunduğumuz an olduğunu fark edemeyebiliriz.
Dijital dünyada her an bir şeyleri yakalamaya çalışırken, çoğu zaman elimizden kayanın kendi hayatımız olduğunu fark etmiyoruz. Oysa gerçek bağ, ekranın diğer ucunda değil yaşadığımız anın içindedir. Belki de ara sıra telefondan değil, sürekli yetişme telaşından çıkış yapmalıyız. Çünkü insan, dünyayla bağlantısını önce kendisiyle yeniden bağ kurarak gerçekleştirir.
Kendinize nazik davranmayı unutmayın!