İnsanın kendini beğenmesi ile kendini sergilemesi arasında ince ama önemli bir fark vardır. İlki, ruh sağlığının doğal bir parçasıyken ikincisi çoğu zaman iç dünyadaki bir boşluğun vitrine çıkarılmış hâlidir. İnsan, sahip olduklarını paylaşmaktan çok, başkalarının gözünde neye dönüştüğünü yönetmeye çalışıyor.
Psikolojik açıdan bakıldığında gösteriş budalalığı, çoğu zaman basit bir kibir meselesi değildir. Evet, dışarıdan bakınca böbürlenme, abartı, dikkat çekme çabası olarak görünür. Ama bu davranışın derininde çoğu zaman kırılgan bir benlik saygısı, onaylanma ihtiyacı ve değersizlik korkusu bulunur. Kendisini olduğu haliyle yeterli hissedemeyen kişi, değerini semboller üzerinden ispat etmeye yönelir; marka, unvan, çevre, lüks, görünürlük, erişim, ayrıcalık. Aslında gösterdiği şey çoğu zaman gücü değil, güç ihtiyacıdır.
Modern hayat bu eğilimi besliyor. Sosyal medya çağında yaşadığımız için artık sadece yaşamak yetmiyor, yaşadığımızı göstermemiz, hatta mümkünse parlatmamız bekleniyor. Tatil, yemek, başarı, ilişki, hatta yardımseverlik bile bazen içten bir deneyim olmaktan çıkıp teşhire dönüşüyor. Kimi insanlar bir anı yaşamıyor, o anın başkalarının gözünde nasıl duracağını yönetiyor. Böylece hayat, deneyimlenen bir süreç olmaktan çok sergilenen bir projeye dönüşüyor.
Buradaki temel psikolojik sorun şu: Kişi kendi değerini içeriden kuramadığında, dışarıdan toplamak zorunda kalıyor. Alkış, beğeni, ilgi ve imrenilme duygusu geçici bir rahatlama sağlıyor. Fakat bu rahatlama kalıcı olmıyor. Çünkü dış onay bağımlılık yapıyor. Bir süre sonra kişi sadece mutlu olmak istemiyor, mutlu görünmek istiyor. Sadece başarılı olmak istemiyor, başkalarının başarısını fark etmesini istiyor. Sadece sevilmek istemiyor, kıskanılmak da istiyor. İşte bu nokta, ruhsal yorgunluğun başladığı yer oluyor.
Gösteriş budalalığı aynı zamanda bir ilişkiler problemini de temsil ediyor. Çünkü gösterişin merkezinde çoğu zaman gerçek temas değil, etki yaratma arzusu yer alıyor. Böyle insanlar çevreleriyle bağ kurmaktan çok izlenim bırakmaya odaklanıyor. Bu yüzden ilişkiler derinleşmiyor, performansa dönüşüyor. Yakınlık azalıyor, sahicilik yerini sahteciliğe bırakıyor. İnsanlar kişinin kendisini değil, sunumunu görüyor.
Kimi zaman aile dinamikleri de bu eğilimi besleyebiliyor. Çocukluğu koşullu sevgiyle geçen bireyler, yeterince başarılıysan değerlisin mesajını içselleştiriyor. Böyle bir geçmişten gelen kişi yetişkin olduğunda kendi öz değerini değil, performansını parlatmaya çalışıyor. Çünkü içten içe kendi haliyle değil, göz kamaştırdığı sürece kabul göreceğime inanıyor. Bu yüzden gösteriş, bazen karakter kusuru değil, duygusal yaralanmanın cilalanmış biçimi olabiliyor.
Elbette burada bir ayrım yapmak gerekir. Güzel giyinmek, iyi yaşamak, emeğinin karşılığını görünür kılmak ya da sevincini paylaşmak tek başına gösteriş değildir. Sorun, paylaşımın niyetinde başlar. “Mutluluğumu paylaşıyorum” ile “size kim olduğumu ispatlıyorum” arasında büyük bir ruhsal fark vardır. Psikolojide davranışın kendisinden çok, onu taşıyan ihtiyaç önemlidir.
Toplum olarak da gösterişi fazlasıyla ödüllendiriyoruz. Sessiz olgunluğu değil, parlak sunumu alkışlıyoruz. Derinliği değil, ambalajı fark ediyoruz. Bu yüzden bazı insanlar karakter geliştirmek yerine imaj yönetmeye yatırım yapıyor. Oysa insanı saygın yapan şey ne kadar dikkat çektiği değil, dikkat çekmeden de ne kadar sağlam kalabildiğidir. Sonuç olarak gösteriş budalalığı; benlik, aidiyet ve değer duygusuyla ilgili ciddi bir psikolojik işarettir.
Kendinize nazik davranmayı unutmayın!