Dün akşam bir video paylaştım. On üç dakikalık. Görüntüleme binlerce ama ortalama görüntüleme süresi otuz saniye deniyor. Anlaşılan konuşmayı baştan sona kadar dinleyen beş-on kişi. Onun için konuşmayı yazı ile hulâsa etmek istedim. Belki yazıyı okuyan daha çok olur:
Şairler talihli insanlar. Dudaklarında Allah vergisi kelime denilen bir sihir var. O sihir şairleri toplumdan gelecek tacizlere karşı koruyor. Şair olmayanlar böyle bir payeden mahrum. İki nesil var: Halûk'un nesli ve Asım'ın nesli. Biri muhafazakarlığı, diğeri ilericiliği temsil ediyor. Türkiye bir laboratuvar, denendi ve iki nesil de kaybetti. Yaklaşık iki yüz yıldır devam eden bir modernleşme ve demokratikleşme hikayemiz var. Belki modernleştik ama demokratikleşemedik. Bu anlamda yerimizde sayıyoruz.
Cumhuriyet kuruldu ama 46'ya kadar seçim yapılmadı. Ondan sonra her on senede bir darbeler ve geriye gidişler. Önceleri Kemalist vesayet sonra İslamcı vesayet. Namık Kemal'den Cemil Meriç'e o kadar düşünen zekaya rağmen bu ülke yerinde saydı. Rusya'da da durum aynıydı. Dostoyevski ve Tolstoy gibi dünya tarihinin en büyük iki dehasına rağmen Rusya bugün hala yerinde sayıyor. Dostoyevski yaklaşık yüz elli yıl önce vefat etti. Hak, hukuk, adalet, demokrasi hala yerlerde. Stefan Zweing Avrupa'nın hukuk, adalet, demokrasi anlamında bu iki dehadan alabileceği bir şey yok diyor.
Batıdaki düşünen kafalar batı toplumunu bir yerden alıp başka bir yere götürürken, dönüştürürken bizim düşünen kafalar toplumu neden bir yerlere götüremedi, dönüştüremedi ve demokrasi neden bu topraklarda oturmadı? Kanaatimce bütün aydınlarımızın üzerinde kafa patlatması gereken en acil ve en hayati soru bu. Ortadoğu ve İslam toplumları bu kadar düşünen ve kafa yoran entelektüel zihne sahip olduğu halde neden toplumları değişmedi ve eski yerinde sayıyor?
Acaba bizim düşünen kafalar yeterince düşünemediler mi veya akıllarını sonuna kadar kullanma cesareti gösteremediler mi? Belki de bizim aydınların arkasında batıdaki gibi bir burjuvazi sınıfı yoktu. Sanki toplumların bu halde kalmasında aydınların da payı var. Namık Kemal'in Renan Müdafaanamesi, Cemil Meriç'in Osmanlı Mucizesi, Akif'in tek dişi kalmış canavarı, Said Nursi'nin Batılı kusmukları, Necip Fazıl'ın kubur fareleri, Dostoyevski’nin Batı Batı Dedikleri...
Evet bunlar toplumun mevcut halini bir parça kutsadılar gibi. Ve hepsinin tek bir amacı vardı: devleti kurtarmak, bireyi kurtarmak değil. Batılı anlamda bireyi kurtarmayı düşünen, meselesi bireyin sorunları olan tek bir aydın bile çıkmadı bizden. En aydın görünenlerin dahi zihninin derinliklerinde devleti kurtarmak, devleti kutsamak vardı. Batıya sövmek, batıyı aşağılamak bizi düzeltmedi, aksine mevcut halimizi örtmek için kullanışlı bir bahane oldu. Aydınlarımız yeterince aydınlanmadı ki halkı aydınlatsınlar. Fazla aydınlık rahatsız ediyordu. Geniş kalabalıkların Necip Fazıl gibilerinin etrafında kümelenmelerinin esas nedeni Necip Fazıl'ın onların cehaletini ve mevcut durumunu mazur göstermekten başka bir şey değildi.
Said Nursi'nin "Ey bu vatan gençleri!" şeklinde başlayan pasajları aynı şeye hizmet etti. Ve onun için aradan o kadar yıl geçmesine rağmen toplum değişmedi, daima yerinde saydı ve kimi zaman daha da geriye gitti. Asrın idrakine İslamı söyletmek retorikte kaldı. Hangi İslamı asrın idrakine söyletecektik? İslam'ın her türlü yorumu ve açılımı denendi fakat sonuç ortada. Merhum Akif Asım'ın neslinin bugünkü halini görseydi neler düşünürdü acaba?