Bulutlu bir hava. Yazın ilk yağmuru geliyor gibi. İçerdeyim, çocuklarla birlikte. Geçiyor günler. Dün bir paylaşım. Etkileşim az. Muhteva çok önemli oysa. Bir rüya. Merhum babam. Bir sofranın etrafında. Sadece gülümsüyordu. Sekiz yıl oldu. Giderek hatırası bile yabancı geliyor. Cioran çok tuhaf bir insan. İlk eseri Çürümenin Kitabı. Yıllarca Paris'te kalıyor, oranın dünyaca meşhur hiçbir yazarı, filozofu, entelektüeli ile tanışmıyor. Tanışma ihtiyacı duymuyor. Vefatına kadar hiç evlenmiyor. Gerçek bir münzevi, bir terk-i dünya. Beckett çok daha tuhaf. Hayatında tek bir defaya mahsus röportaj yapıyor, onda da hiç konuşmuyor, sadece bakıyor. Manasız manasız bakıyor. Evlenmiş mi, bilmiyorum. Godot'yu Beklerken Karamazov Kardeşler ayarında bir eser. Belki daha ileri. Absürdü en iyi yazanlar, absürdü en derin yaşayanlardır. Bizler yeterince ve derince yaşamadığımız için tam yazamıyoruz. Onun için yazarlarımızın çoğu toplumcu, devletçi, mefkureci ve muhafazakar. Russell bilim kokuyor, matematik kokuyor. Filozoftan çok bilim adamı. Soğuk ve heyecansız. Kiminle sohbet etmek isterdim, daha doğrusu kimin öğrencisi olmak isterdim? Mesela Eflatun, Aristo, İbn-i Sina. Celâl Şengör ve Ahmet Arslan ile sohbet etmek gibi bir şey. İbn-i Arabi, Mevlana, Bestami, Hallac ile daha çok sohbet etmek isterdim. Çünkü irşada ve teselliye şiddetle ihtiyacım var. Kanmaya ve kaldırılmaya yani. İbn-i Teymiyye, mezhep imamlarını, fakihleri hiç merak etmiyorum. Bu hayatta en büyük korkum adına "hakikat" dediğimiz şeyin Cioran ve Beckett'in dedikleri şey olması. Kesinciler, kesin inançlılar kimi zaman çekici çoğu zaman itici. En büyük zaafları çok kırıcı ve kıyıcı olmaları. Tekfirler, afarozlar hepsi bunların eseri. Nerede aydınlık için yanan bir meşale varsa hemen söndürmek tek marifetleri. Bütün karanlıklarına rağmen o kesin dünyalarını kıskanıyorum. Cemaatlerin, tarikatların o kesin dünyalarını ve kesin inançlarını. Çünkü mutlular. Muhaliflerini acımasızca infaz ederken bile mutlular. Belki de en büyük mutluluk demleri, bu infaz demleri. Lânet olsun mutluluk böyle bir şey!
*
Biraz Russell, Cioran, Camus. Sonra huşu içinde cuma ve ikindi namazı. Absürd ve huşu arasında. Hutbe resmi ve afaki. Namazın kendisi güzel. Müminin miracı, meditasyonu. Hakiki inanan ve itaat eden insan duygularını ibadete verdiği için diğer alanlarda derinleşemez. Seküler yaşayan insanların sanatta daha derin olmalarının nedeni bu galiba. Sanat çağdaş insanın ibadeti. Anlamsızlığı ve hiçliği bir Cioran, bir Beckett gibi doğulu kalemler neden anlatamazlar? Çünkü teselli hala caridir ve ibadet neşvesi vardır. Uçurumun derinliğini yeterince hissetmemelerinin nedeni bundan. Farabi, İbn-i Sina, Gazali gibi büyük zihinlerin şüpheleri esasa yönelik şüpheler değil, usule yönelik şüpheler. Mesela Gazali'nin düşünce krizinde 'düşünce' yok. Daha doğrusu modern anlamda düşünce yok. Hiçbiri günde beş vakit namaz kılmanın ve ilahi imtihana tabi tutulmanın mantığını sorgulamamıştı. Böyle bir sorgulama akıllarına bile gelmemişti belki. Bütün tereddütleri klasik ve geleneksel. Ebubekir er-Razi, Hayyam ve Maarri gibilerinin şüpheleri daha esaslı, daha derin şüpheler. Hayyam ile Hölderlin arasında fark çok az. Doğulu muhayyile hayatı ne kadar absürd görürse görsün teselli denen şey onu bir batılı gibi derinlemesine duyumsamasına izin vermez. Onun için Godot'yu Beklerken gibi olağanüstü bir metni ancak bir batılı yazabilir. Ali Haydar Haksal Rahman'a yürüdü. Mazide dergide benim de bazı yazılarımın çıkmasına önayak olmuştu. Naif ve dervişan bir insandı. Rabbim rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.
*
Eylül. Hazan mevsimi. Teşrin yaprakları. Keder musikisi. Sonbahar musikisi. Türk Edebiyatında hazan. Yahya Kemal ve Tanpınar. Romanlar. Çalıkuşu, Acımak, Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Sonbahar ve hazanın sinemaya yansıması. Hüzün duygusu. Mukaddes hüzün. Rüzgarın önünde salınan yapraklar. Natürel bir romanın ilk sayfaları. Bir filmin ilk sahneleri ve son sahneleri. Yeşilçam filmlerinin. Okulların açılışı. Çocukların telaşı. Kitaplar, defterler, çantalar, kalemler. Çocukluk günlerim. İki odalı kiralık gecekondu evler. Çoğu zaman pencereleri yok veya camları kırık. Eski bir siyah önlük, yıpranmış bir çanta, birkaç yırtık defter, kırık bir kalem. Fakirlik. Ezelî fakirlik. Okula yürüyerek gidiş. En arka sırada oturma. Eziklik, pısırıklık, dışa kapalılık, içe dönüklük. Bütün hayatı ve okulu içinde yaşama. Hayalilik. Üniversitede bile en arka sırada. Derslerle alakası yok. Bütün dünyası kitaplar. Kendi içinde. Kendi halinde. Sevgileri, nefretleri, aşkları kendi içinde. Kitaplardan kalma, edebiyattan kapma. Roman kahramanlarıyla özdeşlik. Lüzumsuz yazılar, hatıralar. Her şey hayalde kaldı. Hayaliydi zaten. Mazi lezizdir. Maziye karışınca lezizleşir hatıralar. Mazinin bile lezizleştiremediği nahoş hatıralar da var. Lânet olsun o hatıralara.