"Her bir insanın kendi içinde sonsuz savaşı var.
Kendi içinde sürgün çoğu insan...
Kendi ruhunu modern köle pazarına çıkarmış çoğu birey.
İyilik ve doğruluk gibi hasletler iltica edecek ruhlar arıyor.
Evini arıyor her insan.
Şah damarını ve kalbinin en kuytu köşesinde bekleyeni,
sinesini ondan daha iyi bileni arıyor..."
(Ayşegül Genç; Ölü Serçe Dönemeci)
Dünyada gariptir insan, dünyaya gariptir, insana gariptir, kendine gariptir insan… Neden gariptir insan? İnsanın dünyada yaşamış olduğu gariplik duygusunun temelinde ne var? İnsan bu dünyaya ait değildir, bu dünyada kalıcı değildir; kalmak için değil gitmek için geldiği bu dünyada; kalmaya dair, burayı esas, burayı sonsuz, burayı tamam gören tüm teşebbüslerinin ardında koskocaman bir “boşluk” duygusuna, bir “absürd”e, bir “hiç”liğe, bitmek bilmeyen bir “kaygıya”ya mahkum olarak yaşayacaktır.
İnsan kendine mültecidir, insanın kendine mülteci olmasının sebebi, dünyada garipliğinin farkına varamamasıdır. Dünyada garipliğinin farkına varamayan insan dünyaya yabancılık duygusuna kapılmaktan kurtulamayacaktır. Evet, dünyada yaşanılan yabancılık ile gariplik duygusunu birbirinden ayırıyoruz. İlk başta birbirinin yerine kullanılan bu iki kelime süreç ve sonuçları itibariyle farklı bir noktaya ulaştırabilecektir insanı. İnsanın yabancılık duygusu bazen, Albert Camus’un ‘Yabancı’sında olduğu gibi; tüm ahlaki değerlere ve topluma yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz, insanı manasız ve hayatı saçma yani ‘absurd’ olarak gören anlayışa götürmüştür. Bazen İnsanı beyhude bir çaba olarak gören Jean Paul Sartre’de olduğu gibi, dünyayı insanın kendini yabancı hissettiği, hayatın da manasının olmadığından insanı sürgüne mahkûm etmiştir. Bazen Kafka’nın ‘Dönüşüm-Başkalaşma’ da olduğu gibi yaşamdan kopmanın verdiği yalnızlık ve gelecekle ilgili ümidi tükettiğinden kurtuluşu böcek olmakta bulmuştur… Tüm bu dünyaya yabancılığın sonucunda ortaya çıkan arayışlarla varılan nokta; hayatın saçmalığı olmuştur. İnsan kendine mülteci olmuştur…
İnsan “kendine mülteci”likten nasıl kurtulacaktır? İşte tam bu noktada bir çözüm olarak olumlu anlam yüklediğimiz “gariplik” devreye girecektir. Dünyada garipliğinin farkına varan insan, bu farkındalıkla yürüyeceği anlam arayışı yolculuğunda, yabancılaşmanın varacağı hiçliğe değil, insanı kâmil kılabilecek bir noktaya ulaşabilecektir. Aynı duyguyu yaşayan Mevlâna, Muhittin Arabi, Yunus, Necip Fazıl sahip oldukları garipliğin derinliklerinden çıkarken Sartre, Kafka, Tolstoy, Camus, Nietzsche çıldırır, bocalar çıkamaz işin içinden. Yabancılık duygusu, bazen insanı cinnete götürebileceği gibi garipliğinin farkına vararak kendine mülteci olan insanın O’na iltica makamına ulaştırarak cennete de götürebilir. Mesele bura’da, bu dünyada, O’nla olmak ya da O’nsuz olmak noktasında düğümleniyor…
İltica edeceğiz ya da mülteci olacağız. Ona iltica etmeden kendimizi bulamayacağımıza göre, var oluş yolculuğumuzu ona ilticaya çevirerek, bura’yı ora’ya bağlayarak, yönümüzü ve özümüzü O’na çevirerek dünyada kaybolmaktan kurtulacağız. O’ndan geldik ve O’na döneceğiz bu muhakkak. Madem yarın O’na döneceğiz, bugün neredeyiz, nereye iltica ediyoruz, nereye çeviriyoruz yüzümüzü ve özümüzü?.. Sadettin Ökten’i dinleyelim: "İnsan oraya iltica etmezse kendine mülteci oluyor. O feci bir şey. Aczini de biliyor insan çünkü. Ne kadar çok gururlansa da yine aczine muteriftir insan, onu hisseder. Kendini aldatamaz. Buna modern insan da dâhildir. Modern insan aczini itiraf edemez. Kendini aldatamayacağı için kendinden geçmeye yönelir. Bunu hep söylüyoruz. Modern insan niye kendini uyuşturmak istiyor? Çünkü kendini aldatamıyor. Güçlü akılcılığı karşısında kendi aczini de itiraf edemiyor."
İlahi sen bildirmezsen biz bilemeyiz, sen göstermezsen biz göremeyiz, sen duyurmazsan biz duyamayız, bizi bize bırakma ilahi!.. Bu güzel kadim dua, bize her dem O’na ilticayı hatırlatır. Dünyaya dair kaygılar yaşıyoruz, ne olacağız? “Ya Rab sonumuzu hayr eyle” duasına sığınıyoruz. Çünkü bilmiyoruz, çünkü aciziz; aczimiz ve bilmezliğimiz içinde başımıza nelerin geleceğini, yarının bizi nelerle karşılaştıracağını kestiremiyoruz. Bu durum insan için devasa bir gerilimdir esasen. Ve insan bu gerilimden ancak ve ancak çokça O’na iltica ederek baş edebilecektir. O’na sığınmak O’ndan dilemek, O’ndan beklemek, O’ndan razı olmak, O’nun verdiklerine razı olmak… Hepsinin üstüne ona iltica etmekten başka yolun olmadığının farkına vararak; bize şahdamarımızdan daha yakın olan O’na; Ya Rab ben bıraksam da beni bırakma, ben terk etsem de beni terk etme, ben uzaklaşsam da benden uzaklaşma, senden başka gideceğim kapı yok diye dua edebilmek, yakarabilmek…. Ah bir yapabilsek, dünyada ve dünyaya yabancılığın girdabından, O’nun huzurunda, huzurla buluşabilsek!.. O’na iltica ederek, kendimize mültecilikten kurtulabilsek… Maalesef O’na iltica edemiyoruz. Yapamıyoruz, olamıyoruz, anlamıyoruz, duymuyoruz, hissetmiyoruz… Ah, kendimize mülteciyiz…
İltica diyorum azizim, iltica! O’na iltica edebilsem… Ama görüyorsun ya O’na iltica etmekten bahsettiğim yazı kendime mülteci noktasına ulaşıyor sanki. İyisi mi daha fazla uzatmayayım. Ayşegül Genç ile başlamıştık yazıya yine onunla, Ölü Serçe Dönemeci kitabından alıntı ile bitirelim. “Bir ömür boyu 'Celle celali hu, ille Cemali hu' diye yanmadıkça sürgünden sürgüne, gurbetten gurbete dolaşıp zamanın parçacıklarını toplamaya mahkumdur her insan..."