Modern insanın en önemli özelliklerinden birisi hiç kuşkusuz kendini görünürlük üzerinden var kılma çabasıdır. Evet, çağın en önemli özelliği görünürlülük. Görünürlülüğü esas alan hayatlar için özün bir anlamı yok. O yüzden iyi olmak değildir esas olan iyi görünmektir. O yüzden vitrine sıkıştırılmış hayatlardır yaşanılan. Esas olan vitrindir, işin ruhunun önemi yoktur vitrinde iyi görünüyorsanız gerisi teferruattır. Kim olduğunuz, ne yaptığınız, nasıl yaptığınız önemli değildir. Aslolan imajınızdır.
Nedir, görünürlülük ya da imaj ya da hayatı gösteriye, göstermeye, gösterişe dayalı olarak algılamak. Küresel kültürün içine sıkışmış insan, var olmanın yolunu “fark edilmekte” buldukça görüntülere sığınıyor, görünerek var olmaya çalışıyor. Göründüğünüz kadar varsınız ya da imajınız kadar. Birçok şeyin gösterildiği için ve göründüğü kadarıyla var olduğu, sergilendiği için ve seyredildiği kadarıyla değer kazandığı bir toplum çıktı ortaya. Sonuç; vitrinde yaşıyoruz. Her şey insanın kendini gösterebilmesi, görünür hale getirilmesi için kullanılabiliyor. Yapıp ettiklerinden tutun, statülerine, sahip oldukları eşyalardan tutun ilişkilerine kadar her şey insanın kendini görünür kılabilmesinin bir aracı haline gelebiliyor. Herkes gösteriyor, herkesin gösterecek ve görünecek bir şeyi var; ilişkileri ile varlıkları ile makamları ile evi ile arabası ile görünür kılıyor. Sadece varlığın değil, yokluğun ve yoksulluğun, acının bile gösterilmesi gerekiyor, görünür kılmak gerekiyor. Görünür olmayana hayat hakkı tanınmıyor.
İmajı peşinde koşan modern insan, kendini bil, kendini tanı kadim yaklaşım tarzını ters yüz etmiştir. Kendini bilmek kendini tanımak olan “irfan” hayattan uzaklaşmıştır. Göz bütün duyuların üstüne çıkarılmış. Her şey göze sokulur hale getirilmiştir. Önerilen yeni durum, her şeyinizi ama her şeyinizi göze hitap ederek pazarlayabilmenizdir. Kendisini iyi pazarlamayanın, yani satışını yapamayanın yerinin olmadığı bir dünya. Kendini iyi pazarlamalıdır insan! O yüzden kapitalizmin sembolü olan vitrinde olmalıdır.
Hayat hakikatin üstünü örtmemeli oysa. Örtmemeli ki hikmet olabilsin hayatımızda. Görünür olma arzusu ve hevesinin ayyuka çıktığı bir ruh hâli hakikati tehdit eden bir unsura dönüşecektir. İyi tanınmak, iyi bilinmek, toplum içinde hatırı sayılır bir yer edinmenin elbette hiçbir sakıncası yok. Olması gereken insan tekinin bir başka insan tekinden emin olduğu bir durumu ortaya koymak. Sorun, olduğundan farklı görünmeye veya göstermeye çalışmak, böylece bir gerçekliğin üstünü örterek sahte gerçeklikler inşa etmenin gayri ahlakiliğidir ifade etmek istediğimiz. İnsanın sahip olduğu bir şeyi fıtrî olarak “göstermesi” makul iken bunu abartması, aşırıya kaçıp herkesin gözüne sokması bir “edep sorunu” hâline gelebilir. Görüntünün özün önünde olduğu durumdur. Gösteri ve gösterişçiliğin küreselleştiği bir dünyada gösterinin içinde, yanında, ortasında, kenarında veya gölgesinde hayatımızı sürdürmekteyiz. Riyakârlık tarihte eşi görülmemiş nitelikte geniş çaplı ve derinlikli boyutlara ulaşmıştır. Ve bu durum artık olmazsa olmaz bir şeymiş gibi herkesin üzerinde hassasiyetle üzerinde durması gereken bir konu olarak tavsiye edilmektedir.
İmajı olmalı insanın, vizyonu olmalı, göstermeli yani görünür olmalı. Evet, salık verilen durum bu. Öyle mi oysa sadece bu mu, işin ruhunun, işin misyonunun hiç mi önemi yok? Salt imajın salt vizyonun salt görüntünün bizi götüreceği yer bunların esaretinde yani vitrine hapsolmuş hayatlardır. Gözün önünde olan, göz önünde olan özü ile varsa bir anlamı vardır. Değilse, misyonu olmayan vizyonun, imgesi olmayan imajın, ahlakı olmayan estetiğin, özü olmayan imajın çok fazla bir anlamı olmayacaktır.
Sadece gösteren ya da görünen değil göreninde sorumluluğunu bilmesi gerekiyor. Gösterişin sahteliliğine prim vermeyen bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Bakışlarımızı vitrinlerin dışına çevirebilmemiz gerekiyor. Esas olanı görebilmemiz, kabuğu değil özü öncelememiz, bedeni değil ruhu g/örebilmemizle mümkün olacaktır.