NASILSIN, AMA GERÇEKTEN NASILSIN?

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Anlamıyor musun?

Hayvanlar gibi yaşıyoruz, 

Hayvanlar gibi ölüyoruz. 

Çünkü birbirimiz için 

birer hiç kimseyiz…”

(Yuriy Bykov’un yönettiği, “Enayi” Adlı Filminden) 

Konuşmak diyorum azizim konuşmak! Birbirimizle konuşmaya ihtiyacımız var. Çünkü konuşarak sen ben olacaksın ben de sen. Sen bende dinleneceksin ben sende. Konuşarak ancak gönülden gönüle, sözden öze bir yol bulabileceğiz. Konuşarak kalp yetmezliği halimizden kurtulabilecek, konuşarak dünyanın yüklerinden kendimizi kurtarabileceğiz. Hâsılı azizim, konuşarak ancak birbirimize şifa olacağız. Bu dünyada konuşacak, dertleşecek, hemhâl olabilecek, hemdert olabilecek kimsesi olmayandan daha yoksul kim olabilir? sözün söze, gözün göze, özün öze kavuşmasına şahit olan konuşmadan, sohbetten, sözden uzak olandan daha yoksul kim olabilir? Evet, azizim ne dersin; konuşalım mı biraz? 

“Konuşalım mı Biraz?” diye sormuş idik bir yazımızda. Ve devamında, iletişim kalabalığının içinde boğulan insanlar olarak her birimizi, “Sahte İletişimden Sahici Konuşmaya” davet etmiştik bir başka yazımızda. Derdimiz ne? İçinden geçtiğimiz zamanlar, yaşadığımız günler, birbirimizle konuşmaya, birbirimizle sahici iletişim kurmaya derinden muhtaç olduğumuz günler ve zamanlar. Çünkü öylesine konuşuyoruz, öylesine iletişim içerisindeyiz. “İletişim çağında” iletişim kurabileceğimiz kimselerden yoksunuz, zira kimsenin, “kimsesinin” kalmadığı zamanlarda yaşıyoruz. 

Konuşalım ama sahte değil sahici olsun, konuşalım ama öylesine değil gerçekten olsun, konuşalım ama sanal değil kalbi olsun, konuşalım ama dilden değil gönülden olsun, konuşalım ama sözde değil özde olsun; derde derman, sadra şifa olsun, muhabbete yol bulsun…

Herkes derin ve hüzünlü bir yalnızlık içinde ve fakat kimse yalnızlığını ve hüznünü ortaya koyabilecek birilerini bulamıyor yanı başında. Birbirimizle temasımız suni, iletişimimiz sahte, konuşmalarımız yavan. Birbirimize dokunamıyor, birbirimizi duymuyor, birbirimizle konuşamıyoruz; konuşuyormuş gibi, duyuyormuş gibi, dokunuyormuş gibi bir yaşamın kekreliğini yaşıyoruz.   

Nereden başlayacağız? Her birimizin günlük yaşamın içinde en çok sorduğumuz, en çok muhatap olduğumuz “yalan bir soru” ve bu soruya verilen “yalan bir cevap”dan başlayabiliriz.  Nasılsın? Ne düşünüyorsunuz; nasılsın, diye sorarken ne kadar sahiciyiz; ya da nasılsın, diye sorulduğunda verdiğimiz cevaplar ne kadar samimi… Üzerinde dikkatle düşünmemiz gereken bir husus. Sadece bu soru/n/un ve verilen cevabın samimiliği üzerine eğilebilirsek hali hazırda toplumsal olarak yaşadığımız bir çok sorunu çözebilir diye düşünüyorum. 

Nasılsın diye sorulduğunda iyi değilim diyebileceğimiz insan sayısı kadarız… Dost, arkadaş, kardeş; sahi var mı nasılsın diye sorulduğunda iyi değilim diyebileceğimiz kimsemiz… Evet, nasılsın, diye sorulduğunda iyi değilim diyebileceği, derdini açabileceği, rahatlıkla sıkıntısını ifade edebileceği kimsesi olmayandan daha aciz, daha yoksul, daha kimsesiz, daha yalnız kim olabilir?

“-Nasılsın?

-İyiyim?

-İyi olduğunu duyduğuma sevindim.” Roy Andersson’un “İnsanları Seyreden Güvercin” filmindeki diyalog modern insanın hali pürmelalini ne güzel ortaya koyuyor. “İyi olduğunu duyduğuma sevindim.” O kadar, çünkü senin için yapabileceğim hiçbir şey yok. Ne acı değil mi?  Ya da çokça kullanılan; “kendine iyi bak” ifadesi. Sahi ne anlama geliyor; kendine iyi bak çünkü benden sana hayır yok. Abartıyor muyuz? Sizce de ilginç değil mi; dil insanı kurar ya da bozar,  ne dersiniz? 

Nasılsın diye soran açısından da meselenin anlaşılması gerekir; nasılsın diye sorduğunuzda karşınızdakinin derdine derman, sadrına şifa, sıkıntılı haline ferahlık sunamayacaksınız; nasılsın, diye sormanız riyakârlıktır. Abarttığımızı düşünebilirsiniz o halde İmam Gazali’ye kulak verelim; “Merak etmediği halde, dert etmediği halde nasılsın, diye sormak münafıklıktan bir mertebedir.” Peki çözüm ne? Çözümü de Ahmet Arif söylesin bize: “Nasılsın diye sormak söyleyecek sözü olmadığından vakit kazanmak istemekmiş. Hiç düşünmedim. Üstelik sana söyleyecek sözümün olmaması felaket olur benim için.” Evet, birbirimize söyleyecek sözümüzün olması gerekiyor. Yalnızlığımızda kimsemiz olabilecek, yalnızlığında kimsesi olabileceğimiz bir tavra ihtiyacımız var. Ancak o zaman insanı insanın kurdu olan anlayışının karşısına, insanı, insana şifa kılabilecek bir anlayışı tesis edebiliriz.

Ne diyoruz, nereye varmak istiyoruz, sahiciliğe ihtiyacımız var. Zor zamanlardan geçiyoruz ve gerçekten birbirimizle derinlikli ve hakiki bir iletişime ihtiyacımız var. İnsanı insana sahip çıkacak yaklaşıma ihtiyacımız var. Sözü daha fazla uzatmadan, yazımıza ilham olan İbrahim Tenekeci’nin şiiri ile sonlandırırken sormamız gereken soruyu soralım; 

“Bazı nedenler seni kuşatmış

Üzgün ve bütün 

-Sahi nasılsın?”

NASILSIN, AMA GERÇEKTEN NASILSIN?

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.