ATEŞİ BİLEN, MUM GİBİ OLUR

 Muhterem Kardeşlerim…

Kim ölüme hazırlanırsa, huyu güzel olur. İnsan, yalnız ateşte yanmayı düşünse aklı gider, mum gibi olur.

Efendim;

Âmir, vazife verdiği arkadaşa tam güvenmeli. Onun kendisinden daha kabiliyetli, ihlâslı olduğuna inanmalı. Bu zor iştir, ancak çok güzeldir. İşte mümin, böyle olur.

İhtiyaçlar arttıkça, sıkıntılar da artar.

 Mürşid-i Kâmilin tayin ettiği vekilinden ayrılmak, nifak ve hıyanet alametidir.

Büyüklerin yolu, kimseyi düşman etmeme yoludur.

Ehl-i Dünya, zil zurna sarhoşa benzer. Akreple, yılanla beraber yatar kalkar. Zararlı olduklarını bilmez. Nasihat dinlemez. Tevbe etmeye zaman da bulamaz. Ölünce ayılır.

 Eshab-ı Kiram öyle kimselerdi ki, Peygamber Efendimizi bir kere görmekle her ilmi kazandılar. Kumaşın boyayı emdiği gibi... Ve onlara, her kim, hangi fen dalında ne sorduysa, tatmin edici cevaplar aldılar. Öyle ki, hayretten parmaklarını ısırdılar.

Allahü Teâlâ bir kulunu severse onu fakih yapar, daha da çok severse onu fıkhı yayıcı yapar.

 Büyüklerin üç vasfı:

1- Hocalarını onlardan çok seven yok.

2- Zamanı onlardan iyi değerlendiren yok.

3- Vefalı olmakta onlardan ileri olan yok.

 Her an, insan karar veriyor. Bu kararına göre de, sevab veya günah yazılıyor.

İşi bilen değil, peki diyen kıymetlidir.

Eshab-ı Kiram, Peygamber Efendimize kavuşmanın dışında şeref aramadılar. Kavuşmanın şerefi, şereflerin en yücesidir.

Peygamber Efendimiz anlatılmakla, İslamiyet anlatılmış olur.

 İnsan, cüz’i iradesiyle ne yapıyorsa, neyle meşgulse, alın yazısı odur. Herkes alın yazısının iktizasını [gereğini] yerine getirir.

Büyüklerin kalbi, Cennetin kapısı gibidir. Büyüklerin kalbine giren, Cennete girmiş olur.

Herkes bir sürünün çobanı gibidir. Çoban sürüsünden mesul olduğu gibi, her Müslüman da maiyetinden mesuldür. Bir kişi olsa bile.

Büyükleri dinleyenler rahat ederler, hem dünyada hem de ahirette...

 Bir kulun faydasız şeylerle meşgul olması, Allahü Teâlâ’nın onu sevmediğinin alametidir.

Güler yüz, tatlı dil, hayâ ve edep, başarılı olmaya sebeptir.

Bir insanın aklının kemali, dünyadan soğumasıyla anlaşılır.

 Elini boş tutabilmek

 Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dini kitap iki maksatla okunur: İlim öğrenmek ve feyz almak için. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerden feyz almak için, onların kitaplarını, okumalıdır. Büyüklerle görüşmek isteyen, onları, kitaplarının satır aralarında bulabilir.

[Hakikat Kitabevi’nin yayınladığı bütün kitaplar, Ehl-i Sünnet Âlimlerinin eserlerinden tercüme olup, o büyüklerin sözleri nakledilmiştir. Dinimizi doğru öğrenmek ve bu büyük zatlardan feyz almak isteyenler bu kitapları okumalıdır.]

 Genç bir talebe, gemiyle uzun bir yolculuğa çıkar. Gemiye biner; ama seferi miyim, namazları nasıl kılacağım diye kafası karışır. Bir türlü işin içinden çıkamaz ve bu sıkıntı içinde bir kenarda uyuyakalır. Rüyasında mübarek hocasını görür. Heyecanla, “Efendim, durum bu. Ben şimdi ne yapacağım?” diye sorar. Mübarek hocası, “Kolayı var efendim, kitaba bakalım” der ve Dürr-ül Yekta’nın 85. sayfasını açarak meseleyi izah eder. Talebe de uyanır uyanmaz meseleyi öğrenmiş olarak ibadetlerini yapar.

 Dönüşte soluğu mübarek hocasının evinde alır. Meseleyi yine kendilerine arz ettiğinde, “Kolayı var efendim, kitaba bakalım” buyurup, aynı kitabın aynı sayfasını açarlar. Talebe, gayr-i ihtiyari gülümser. Mübarek hocası, gülümsemenin sebebini sorunca, o da rüyayı olduğu gibi anlatır. Hocası, “O bizden değil kardeşim, sizin ihlâsınızdandır” diyerek konuyu kapatır.

 Evliya bir zata da, “Efendim, bu yolu nasıl öğrendiniz?” diye sorarlar, “Duvarcı ustasından” diye cevap verir. Herkes şaşkın bakarken, şöyle buyurur: “Evet, duvarcı ustasından öğrendim. Bir gün bir sokaktan geçiyordum, bir usta ve çırağı duvar örüyorlardı. Usta boş elini uzatıyordu, çırak tuğlayı eline veriyor, usta dönüyor ve duvarı yükseltiyordu. Elini boş uzatmadan, çırak başka bir tuğla vermiyordu. Demem şu ki, elini boşaltır ve talep edersen doldururlar! Mesele, elini boş tutabilmektir.”

 Hâli vakti yerinde zengin bir şeyh, Ali Râmitenî hazretlerinin bulunduğu şehre gelerek, o da bir dergâh açar. Halkın kendi dergâhına gelmesi için birçok ihsanlarda bulunur. Karınlarını doyurur, sıkıntıda olanlara para verir. Gelenleri memnun etmek için her türlü fedakârlığı gösterir. Hâl böyleyken, gelenler bir müddet sonra buradan ayrılıp, böyle ihsanlar olmamasına rağmen, Ali Râmitenî hazretlerinin dergâhına gider. Bu şeyh bir gün dayanamayıp, Ali Râmitenî hazretlerinin kapısını çalar. Kendisine, “Bana gelenleri memnun etmek için elimden geleni yapıyorum; fakat sonunda yine senin kapına geliyorlar. Bu işin hikmeti nedir?” diye sorar. O da, “Sen insanları memnun etmek için çalışıyorsun, ben Cenab-ı Hakkın rızasını kazanmak için çalışıyorum. Aramızdaki fark bu” der.

 Allahu Teâlâ cümlemizi Kendisine layık Kul, Habibine layık Ümmet eylesin. (Amin)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Müslüm ABACIOĞLU - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete İpekyol Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete İpekyol hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete İpekyol editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete İpekyol değil haberi geçen ajanstır.