Çocukluğumda köyümüzde sabahları her evden Kur’an okuma sesleri yükselirdi. Evde kaç kişi varsa herkese ait Kur’an-ı Kerim bulunurdu. O evde Kur’an okumasını bilen herkes sabah namazı kılındıktan sonra, Kur’an’ını getirir, bir yastığın üzerine koyar, büyük bir saygıyla açar, okurdu. Her evden bu sesler yükseldiği için, köyün genelinde kutsi bir uğultu oluşuyordu. Kur’an okuma sesi her sesi bastırır, başka ses gelmezdi. İşte böyle bir ortamda büyüyen çocuklar Kur’an’a büyük önem ve değer verirdi.
Günümüzde maalesef artık evlerden Kur’an sesi gelmiyor. Yaşayışta Kur’an’a sırt dönüldüğü gibi, okunması da çeşitli bahanelerle terk edilmiş durumdadır. Meal okumayı Kur’an okumanın yerine koymaya çalışan bir kısım çevreler, yeni nesil gençliğe Kur’an okumayı terk ettirdiler ama meal okutmayı da başaramadılar. Çünkü Kur’an Allah kelamı olduğu için, her kulağa, her dile, her şiveye uygun gelmekte, tekrarı usandırmamakta, herkese haz, manevi lezzet ve halavet vermektedir. Ama meal, beşer kelamıdır; kutsi bir mahiyeti yoktur, halaveti yoktur, lezzet ve haz vermiyor, okuması usanç veriyor. Meal savunucuları, kimi kasıtlı, kimi kasıtsız olarak, kaş yapayım derken gözün çıkmasına sebep oldular.
Kur’an-ı Kerim, manasıyla mucize olduğu gibi okunmasıyla da mucizedir. Birbirinden farklı ses ve makamlarla okundukça ayrı bir güzellik sunmaktadır. Gerçek şudur ki sesler O’nu değil, O sesleri güzelleştiriyor. Ne kadar çok okunsa da usanç vermeyen tek kitaptır. Yeryüzünde hiç bir kitap onun kadar okunmamıştır. Bu nedenle “okumak” anlamına gelen “Kur’an” ismi O’na çok güzel yakışmıştır.
Kur’an, Arapçadır ama etnik kökeni ne olursa olsun kurallarını öğrenerek onu okuyan her ağza, her şiveye uyumludur. Kur’an okuma yarışmalarında bunu görmek mümkündür. Bir kimse yabancı bir dili ne kadar iyi öğrense de ağız farklılığı nedeniyle bazı incelikleri gerektiği kadar telaffuz edemez. Oysa anlamını hiç bilmediği halde okumasını öğrenen herkes Kur’an’ı bir Arap kadar okuyabilmektedir. Ağız, şive ve etnik farklılıklar, telaffuzunda hiç bir fark ortaya koymaz. Örneğin İranlı Cevâd Furuğî ya da Güney Afrikalı Abdurrahman Sadyen ile Abdulbasıt Abdussamed arasında nefes farkından başka hiç bir fark görebilir misiniz?
Kur’an Allah kelamı olduğu için, anlamı bilinmese de lafızlarındaki selaset, ahenk, halavet ve insicam, dinleyeni manevi bir hazza ulaştırır. Beşeri seslerle seslendirilmesine rağmen lahuti bir his vermektedir. Kuşların ötüşleri, ne dedikleri anlaşılmadığı halde insana hoş geliyor, çünkü Allah tarafından programlanan bu sesler lahuti (İlahi bağlantısı bulunan) bir mahiyet arz eder. Kur’an okunurken de dinleyenin kulağına hoş gelen bir ses yaymaktadır. Bu nedenle Kur’an’ı okumanın da O’nu dinlemenin de ibadet olduğu bildirilmiştir. “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun, umulur ki size merhamet edilir” mealindeki A’raf Suresinin 204. Ayetinde Kur’an’ı dinlemek emredilmiştir. İlahi emri yerine getirmek ise ibadettir.
Kur’an-ı Kerim korunmasıyla da mucizedir. Kur’an’a karşı taarruz edenler, onu yasaklayanlar, bu yaptıklarının güneşi üflemekle söndürmeye çalışmaktan daha aptalca olduğunu fark edemediler. Onlar helak oldu ama Kur’an yaşıyor. Hem de zaman yaşlandıkça o gençleşiyor. Bütün kâinata nur saçan Kur’an, ilahi bir koruma altındadır. Bir zamanlar bu ülkede Kur’an’ın yasaklanmıştı, okuyanların yakalanıp tevkif ediliyor, cezalandırılıyordu. Yine de Kur’an’ı öğrenmeye ve okumaya engel olunamadı. Buna karşılık tamamen serbest olduğu, hatta teşvik edildiği günümüzde Kur’an’ın terk edilmesi çok üzücü ve düşündürücüdür.
Kur’an-ı Kerim, vahiy kâtipleri tarafından ilk olarak nasıl yazılmışsa hiçbir harfinde değişim olmaksızın korunmuştur. Mesela “Rahmet” kelimesinin son harfi olan “ta” harfi bazı ayetlerde “açık tâ” bazılarında ise “yuvarlak tâ” şeklinde yazılmıştır. Günümüz Mushaflarında da bu yazı şekline aynen sadık kalınmıştır. Örneğin: Rahmet kelimesinin sonundaki “tâ” Bakara 218. Ayette açık, Nisa 96. Ayette yuvarlak şeklinde yazılmıştır. “Zekât” kelimesinin içindeki (kâf ve tâ” harfleri arasındaki)“elif” harfi günümüz Arapçasında “elif” şeklinde yazılmasına rağmen, Kur’an’da ilk yazıldığı gibi “vav” şeklinde yazılmış ancak “elif” olarak okunmaktadır. Örnekleri çoğaltabiliriz. Bütün bunlar Kur’an’ın ilk yazılışındaki harf türlerinin bile korunduğunu apaçık göstermektedir.
Velev ki anlamı bilinmese dahi Kur’an okundukça düşmanlarının suratına tokat gibi inmektedir. Sözünü ettiğimiz çevrelerin Kur’an yerine meal okutma tutumu en çok Kur’an düşmanlarının hoşuna gitmektedir. Kim ne yaparsa yapsın Kur’an’ın cemaati hep var olacaktır. Çünkü Kur’an ilahi koruma altında olduğu gibi, Kur’an cemaati de Kur’an’ın kanatları altında korunmaktadır. Bütün hayatını Kur’an hizmetine vakfeden Bediuzzaman, vaktiyle demir parmaklılar arkasından şöyle haykırmıştı:
“Kur'ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-u gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat)
Elimizden geldiğince Kur’an okumalı, O’nu yaşamımıza hâkim kılmalı ve Kur’an’ın kanatları altındaki Kur’an cemaatinden olmaya çalışmalıyız.