Aşırılık dinde, siyasette, bilimde, ekonomide sosyal hayatta hülasa hayatın her alanında ölçüyü kaçırmak ve o alanın dışına çıkmak demektir. Başka bir deyişle aşırılık, sınırları belirlenmiş alanda sınırın aşılmasıdır. Bu itibarla aşırı giden kimse artık o alanda değil, başka bir alanın içine girmiş olur. Dinde aşırıya kaçanların bir kısmı bunu samimi olarak takva zannıyla yaparlar. Hayatı boyunca geceleri hiç uyumadan sürekli namaz kılacağı; ara vermeden her gün oruç tutacağı, kadınlardan uzak durup asla evlenmeyeceği şeklinde karar alan üç sahabinin bu durumlarından haberdar olan Resulullah (SAV) efendimiz, yanlarına gelerek onları şöyle uyarmıştır:
“Siz şöyle şöyle söyleyen kimselersiniz değil mi? Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı en takvalı olanınızım. Buna rağmen ben bazen oruç tutar, bazen tutmam; gece hem namaz kılar hem de uyurum; kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir." (Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5)
İslam’ın koyduğu hayat düzeni her türlü aşırılıktan, ifrat ve tefritten uzak dosdoğru olan orta yoldur. Kur’an-ı Kerim bu yola “sirat-ı müstakîm” adını vermektedir.
Bir de aşırılık, kişinin bilinmesini istemediği birtakım işlemlerini veya suçların perdelemek için kullandığı bir şeytani bir araçtır. Aşırıya kaçanların çoğunluğu bu sarmalın içindedir.
Rahmetli babamın bu konuyla ilgili olarak anlattığı şu ibretli öyküyü dikkatlerinize sunuyorum:
Bir gün eve giren adam; evde tek başına yaşayan eşini ağlar halde gördü ve ağlamasının sebebini sordu. Kadın: “Evimizin önündeki ağaca konan kuşlar beni türbansız görebiliyor ve bu durumda Allah'a karşı günah işlemiş olabilirim; onun için ağlıyorum.” dedi.
Adam, karısının Allah korkusu duyarlılığından çok etkilendi; karısını kucakladı, alnından öptü, kazma kürek hazırladı ve karısını rahatsız eden kuşların konduğu ağacı kökünden söktü.
Adam çalışıyordu; işe gidiş dönüş saatleri belliydi, günlerden bir gün çalıştığı yerde doğan bir arızadan dolayı eve erken geldi, kapıyı açtı ve karısına sürpriz yapmak için sessizce içeri girdi ve hayatının sürpriziyle karşılaştı. Kuşların onu türbansız görmesinin iffetine halel getireceğini söylemiş olan karısı, aşığının koynunda gününü gün ediyordu. Adam gördüğü durum karşısında şaşkındı, eşi ve aşığına hissettirmeden ihtiyaç duyabileceği birkaç parça eşyayı aldı, evden çıktı ve önüne çıkan ilk yoldan dönmemek üzere yaşadığı şehri terk etti.
Uzun bir yolculuktan sonra kendisini kalabalık bir halk topluluğu içinde buldu, kalabalıkta herkes şaşkındı ve anlaşılmaz bir uğultu vardı. Adam birine yaklaştı ve kalabalığın nedenini sordu.
Kalabalığın nedeni; kraliyet hazinesi çalınmış ve fail bulunamamıştı. Kral; sarayının önüne halkı toplamış ve fail bulununcaya kadar herkesin sarayın önünde kalmasını emretmişti.
Adamın ilgisini; kalabalık içinde ayak parmakları üzerinde yürüyen birisi çekti. Adam, bu parmak ucunda yürüyen şahsın kim olduğunu sordu. Ona; bu kişinin kraliyetin din adamı olduğunu, ayağını tam basarsa, istemeyerek karınca ezebileceği için Allah korkusuyla ayak parmakları üzerinde yürüdüğünü söylediler.
Adam: “Allah'ım hırsızı buldum! Beni krala götürün!” diye çığlık attı; adamı krala götürdüler ve adam krala, hazineyi çalan hırsızın, kraliyetin din adamı olduğunu söyledi; “O değilse, benim başımı kesin!” dedi.
Kraliyetin din adamını getirdiler; kısa bir sorgudan sonra, karınca ezmemek için parmakları üzerinde yürüyen din adamı hazineyi çaldığını itiraf etti ama! kralın kafasında bir soru kalmıştı, kral döndü ve hazineyi çalanın din adamı olduğunu söyleyen, daha önce hiç görmediği bu şahsa, “Din adamının hazineyi çaldığını nereden bildin?” dedi.
Adam şöyle cevap verdi:
"Ey kral! sevap kazanmak iddiasıyla davranışlarında Allah korkusunu abartanlar, abartılarını başka suçlarını örtmek için yaparlar." (Dr. Ahmet Yılmaz, Düşünce Avı.)