KENDİ VAZİFESİNİ BIRAKIP ALLAH’IN İŞİYLE MEŞGUL OLMAK

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bazı öğrenciler, tembellikten ya da başka bir sebepten ders çalışmak istemezler ama çalışmadıkları için bir boşluk hissettiklerinden içlerinde bir sıkıntı oluşur. Bu sıkıntıyı gidermek ve boşluğu doldurmak için, kendilerine bir fayda sağlamayan ders dışı boş işlere yönlenirler, onlarla vakitlerini geçirip zayi ederler. Öğretmenin verdiği ödevi yapmaz ve ders çalışmamış olurlar. Onların dersle hiç alakası olmayan faydasız işlerle uğraşıp vakitlerini boşa harcamaları, onları derslerinde başarılı kılmaz. Aynen bunun gibi bazı Müslümanlar da misaldeki tembel öğrenci gibi yükümlü oldukları farzları yerine getirmez ve Allah'ın haramlarından sakınmazlar. Bunun sonucunda içlerinde bir sıkıntı oluştuğu için o sıkıntıyı gidermek adına ve içlerindeki ibadet boşluğunu doldurmak için yükümlü olmadıkları işlere girişirler, hatta Allah'ın işine karışmaya başlarlar. Örneğin kaderi sorgularlar; geçimini sağlamak için çalışmanın da bir ibadet olduğunu savunurlar; hayvanların rızıklarıyla ilgilenirler. "Bu zavallılar aç kalıyor, onları doyurmak lazım. Bu da ibadettir, sevaptır." düşüncesiyle Rezzak-ı Hakiki'nin fiilini yapmaya talip olurlar. Bu durum açıkça, kendi vazifesini bırakıp Allah'ın işiyle meşgul olmaktan başka bir şey değildir. İnsanın vazifesi, israftan kaçınmaktır, çünkü israf haram kılınmıştır. Müsrif bazı insanlar, ihtiyaçtan fazla edindikleri yiyecekleri, kedi, köpek, kuş, börtü böcek gibi hayvanlara yedirerek hem bu hayvanların rızkında payları, emekleri olduğu havasına kapılırlar hem de israftan kurtulduklarını sanırlar. Oysa ihtiyaçtan fazla ise o zaten israf olmuştur, hayvanlara yedirmek, israftan kurtarmaz. Hayvanların, kuşların, böceklerin rızkını temin etmek Allah’ın işidir, Rezzak O’dur; insanların da hayvanların da rızkını veren O’dur. 

Bazı kimseler de Allah'ın bildirdiği emir ve yasaklarına itaat ederek kendini kurtarmaya bakması yerine dinin emir ve yasaklarını duymamış ya da gayrimüslim bir ailede doğup büyümüş kimselerin sorumlu tutulmaması gerektiği ile ilgilenirler, Allah'a -hâşâ- akıl vermeye kalkışma hadsizliğinde bulunurlar.

Kendi işini bırakıp Allah'ın işine karışmak kulun kendi sorumluluk alanından çıkıp Yaratıcı'nın Rububiyet sıfatına müdahale etmeye çalışması demektir. 

Bu duruma günlük hayatta ve ahlaki yaklaşımda düşülen yanlışlara yaygın bir-iki örnek verelim: 

1. Rızkı ve geleceği için aşırı tasalanıp isyan etmek: Kişinin çalışıp çabalamasına rağmen "Neden benim rızkım az da filanın çok?" diyerek Allah'ın taksimatına ve adaletine itiraz etmesi, Allah’ın rızık tayin etme işine karışmasıdır.

2. Başkalarının kaderini ve başlarına gelen üzücü halleri yargılayarak hüküm vermek: Bir kişinin başkasının başına gelen musibetleri veya günahları görüp "O bunu hak etti; Kader bu musibete maruz kalmasına fetva verdi." şeklindeki söylem ve düşünceler, Kader-i İlahiye de saygısızlıktır. Kader, Allah’ın ilmidir; kimsenin onu yorumlamaya ve ona göre hüküm vermeye hakkı yoktur. Kadere müdahale küfürdür. Bir kısım şahısların Gazze’de mel’un ve kahpe İsrail'in uyguladığı soykırıma maruz kalan masumlar, çocuklar, bebekler için, İsrail'i lanetleme, o zalimin durdurulması için elinden gelen çabayı göstermek yerine kaderi kendileri yazmışçasına: "Madem kader-i ilahi buna fetva vermiş demek ki bunu hak edecek bir şeyler yapmışlardır." şeklindeki sözleri zalim İsrail'e destek olmaktan ibarettir. Yahut "Allah ona niye hemen ceza vermiyor?" ya da "Neden bu iyilik sahibine yardım edilmiyor?" diyerek ilahi adaletin tecelli zamanını ve biçimini sorgulaması gibi benzer düşünceler şeytanın alaycı vesveselerinin saçmalıklarıdır. Allah kulunu imtihan eder, sorgular, ama kulun Rabbine karşı sorgulayıcı bir tutum içine girmeye hakkı ve haddi yoktur.

Bediüzzaman’ın şu sözleri, konumuz için pek önemlidir: "İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Ubûdiyette ancak teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünkü seyyid, efendi, abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat abd, seyyidini imtihan etmek salâhiyetinde değildir. Ve keza, insan Rabb'ini, Hâlık’ını tecrübe edemez." (Mesnevi-i Nuriye)

Evet, öğrencinin öğretmenini, askerin komutanını, çocuğun babasını imtihan edemediği bir dünyada kulun Rabbini imtihan edecek bir tavır ve düşünce içinde bulunması nasıl mümkün olabilir?

Kadere inanmak imanın şartıdır ama kaderi sorgulamak kimsenin hakkı ve haddi değildir, Allah'ın işine karışmak demektir. Bu tutum kendini bilmez bir densizliktir. 

Bediüzzaman'ın şu açıklaması, konuyu özetlemektedir:

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Gafil olan insan, kendi vazifesini terk eder, Allah’ın vazifesiyle meşgul olur. Evet, insan, gafletten dolayı, iktidarı dâhilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zayıf kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatini kaybetmekle âsi, şakî, hâin adamların partisine dâhil olur." (Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale)

Aslında başkasının işine karışmak insanların çoğunda bulunan bir zaaftır. Sürekli başkasının işine karışmayı adet edinen kimse, mutlaka kendi görevini ihmal edecektir. Çünkü sorumluluk bir yüktür, başkasının sorumluluğundaki vazifesine karışmakla hem bir iş yaptığını, hem de “nasıl olsa bu benim görevim değil” diye düşünüp sorumluluk yükünden kurtulduğunu zanneder. Böylece kendi görevindeki ihmalkârlık zamanla tembelliğe dönüşür. Bu tür insanların en fazla yaptığı hadsizlik, Allah’ın işine karışmaktır.  

KENDİ VAZİFESİNİ BIRAKIP ALLAH’IN İŞİYLE MEŞGUL OLMAK

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.