Bir arkadaşımız, medyatik bir hocadan alıntılayarak, "Sahabilerin Peygamberimizin (sav) tükürüğünü, sümüğünü vücutlarına sürdüklerini hatta yuttuklarını, idrarını ve hacamat yaptırdığında çıkan kanını içtiklerini, bu tür bilgilerin sosyal medyada dolaştığını” söyleyerek bunun doğru olup olmadığını sordu.
Bazı tarikat şeyhlerinin bir-iki şaz, zayıf ve uydurma rivayetlere dayanarak Hz. Peygamberle iltisakı uygunsuz, yakışıksız bir takım vasıflar öne sürdükleri ve bir kısım sofilerin de akılları sıra Allah Resulunu (sav) mübarek kılmak, övmek kasdıyla daha fazla ekleme ve abartılı ifadelerle olayı naklediyorlar. Bu tür yakışıksız şeylerin Hz Peygamber hakkında düşünülmesi dahi saygısızlıktır.
Peygamber (asv)'ın idrarının içilmesiyle ilgili rivayet, iki sahabi hakkında bildirilmiş ve içilmesi su olduğu zannıyla gerçekleşmiş. Peygamberimiz (sav) tuvalet yeri uzakta olduğun için, sıkıntıdan veya rahatsızlığından ötürü bazı geceler uzaktaki tuvalet yerine gitmeyerek gündüz dışarıya dökmek üzere bir kaba idrarını yapıyordu. Farklı zamanlarda odayı düzenlerken bu idrar kabına rastlayan iki farklı kadın hizmetçi teberrük su zannedip içmişlerdir. Bu çerçevede rivayet açısından Peygamberimizin (sav) idrarını içme ile ilgili bir emri yoktur, içtiklerinden de sonra haberdar olmuştur.
Bir rivayete göre de, Peygamberimi (sav) hacamattan sonra çıkan kanını uygun bir yere gömmesi için bir çocuğa vermiş, o çocuk da kanı döküp üstünü toprakla örteceğine, gizlice içmiş. Peygamberimiz ona emrettiği şeyi yapıp yapmamadığını sorduğunda çocuk, yalan söylemeyip bir hastalığı olduğunu belirterek şöyle demiş: “Sen âlemlere rahmet olarak gönderildiğinden belki vücudunun bir parçasını içersem şifa bulurum diye düşünüp içtim.” Bu iki rivayet dışında efendimizden başka rivayet yok.
Sümük, balgam veya tükürük rivayeti ise, Hudeybiye antlaşması zamanında müşriklerin temsilcisi olan Urve bin Mes’ud’a dayanmaktadır.
Bildiğiniz gibi Hudeybiye'de Müslümanlar ile müşrikler arasında bir anlaşma yapılmıştır. İşte o anlaşma yapıldığı gün, müşriklerin temsilcisi olarak Urve bin Mes’ud gelmişti. Urve, peygamberimizle (sav) görüştükten sonra onun tekliflerini kavmine iletmek üzere ayrılmış. Urve, kavmine şöyle anlatmış: "Gördüğüm kadarıyla siz asla Muhammed'le başa çıkamayacaksınız. Ben, birçok krala, Kayser’e, Kisra’ya, Necaşi’ye elçi olarak gittim. Vallahi ben Muhammed’in ashabının ona gösterdikleri hürmeti, onların hiçbir adamlarında görmedim! Vallahi Muhammed’in ashabı, O ağzından bir şey tükürdüğü vakit yere düşmeden elleriyle onu havada yakalıyor, teberrüken bunu yüzlerine ve bedenlerine sürüyorlar.."
Urvenin sözünde geçen ve "ashabının vücutlarına sürdüğü" şeklinde anlattığı "nuhamet" kelimesidir, bunu bazıları sümük diye çevirmiş oysa boğazdan çıkan tükürük demektir. Hem bu söz o zaman müşrik olan Urve'nin sözüdür.
Urve ashabın peygambere aşırı bağlığını bu şekilde mecazi olarak anlatmış. Bazen biz de sevmediğimiz birine adamlarının aşırı bağlılığını anlatmak için "onun b..kunu yiyorlar" deriz. Bu mecazdır, ama gerçekte öyle yapmazlar.
Hakikat ve mecazı anlamayan, ayırt edemeyen ahmaklar ve cahiller böyle iğrençlikleri peygamberimize yakıştırarak aslında büyük bir saygısızlık yapmış oluyorlar. Demek ki ahmakların saygısı da saygısızlıktır.
Padişahın davetlisi olan bir kimsenin saraya gittiğinde padişahla bizzat görüşmek, onun sohbetine katılmak yerine sarayının bahçesindeki otlarla, karpuzlarla veya küçücük böceklerle ilgilenmek ne kadar ahmaklık ise, Peygamberimizin geçmişten geleceğe bütün âlemleri aydınlatan rahmetten li’l-âlemin olan nübüvvet nurunu bırakıp beşeri vasıfları ile ilgilenmek de ondan daha büyük bir ahmaklıktır.
Bediüzzaaman, Mektubat eserinde, Peygamberimizin (sav) çarşıda alışveriş yapan, sıradan insanlar gibi yaşayan 63 yıllık ömründe beşeri yönünü bir hurma çekirdeğine, O’nun peygamberlik vazifesiyle parlayan nuranî şahsiyetini ise, o çekirdekten çıkan ve cennete kadar uzanan muazzam bir şecere-i tûbâya (cennet ağacına) benzetir.
63 Yıllık Ömürü küçücük bir çekirdek konumundadır. Görünüşte küçük, mütevazı ve diğer insanlar gibi ölümlü, sıkıntılı bir hayatı temsil eder. Ama nübüvvet nuru ağacı ise, o kısa ömrünün içine gizlenmiş olan; bütün asırları, milyarlarca insanı ve İslamiyet’in tüm hakikatlerini dalları altında toplayan devasa manevi sistemi ifade eder. Bediüzzaman’ın konu ile ilgili açıklaması şöyledir:
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ahval ve evsâfı, siyer ve tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki o zât-ı mübarekin şahs-ı mânevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nuranîdir ki, siyer ve tarihte beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvafık düşmüyor. Çünkü, es-sebebü ke’l-fâili (sebep olan onu yapmış gibidir.) sırrınca, her gün, hatta şimdi de bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azîm ibadet sahife-i kemâlâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidatla mazhar olduğu gibi, hergün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor. Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın tercümanı ve sevgilisi olan o zât-ı mübarekin tamam-ı mahiyeti ve hakikat-i kemâlâtı, siyer ve tarihe geçen beşerî ahval ve etvâra sığışmaz. Meselâ, Hazret-i Cebrâil ve Mikâil iki muhafız yaver hükmünde gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir zât-ı mübarek, çarşı içinde bedevî bir Arapla at mübayaasında münazaa etmek, bir tek şahit olan Huzeyme’yi şahit göstermekle4 görünen etvârı içinde sığışmaz. İşte, yanlış gitmemek için, her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibarıyla işitilen evsâf-ı âdiye içinde başını kaldırıp hakikî mahiyetine ve mertebe-i risalette durmuş nuranî şahsiyet-i mâneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer.