Elbette ülkelerimizin İslam, hak, barış ve adalet ve bölgemizin geleceği ve kalkınması, ilerlemesi için çeşitli siyasi ekonomik askeri ve diğer alanlar da ittifaklar kurması bölge halklarının tümünün arzusudur. Ancak D-8 hariç, daha önce kurulan ittifakların çok da bölgemize hayır getirdiğini görememekteyiz. Türkiye olarak baktığımız zaman ise zaten NATO gibi bir savunma ittifakına dahil olduğu halde tekrardan bir savunma ittifakına ihtiyaç duyması düşündürücüdür.
Ayrıca bölgemizde barışı, huzuru engelleyen en büyük bozgunculuğu yapanların, darbe, terör, iç karışıklık, ekonomik terörizm ve daha birçok kötülüğü bize ve bölgemize dayatan gayri meşru İsrail, ABD ve NATO olduğu ortadayken kuracağımız ittifakların bunlara karşı olması, bunların tasallut, dayatma ve saldırılarından kurtulmaya yönelik olması ilk öncelik olmamalı mı?
Eğer bölgemizde kurtuluşa, bağımsızlığa dönük ve geleceğe dair olumlu ve iyi ittifaklar yapılmak isteniyorsa kesinlikle bu ittifakların bu şer güçlere, bu mutlak kötülük, sapkın soykırımcı güçlere karşı yapılması gerekmektedir. Oysa bakıldığında; şimdiye kadar böyle ittifakların olmadığını ve İran ve direniş ekseni denen hat/cephe/ümmet dışında hemen hemen bu konuda hiçbir girişimi, birlikteliğin veya birlikteliğe çağırının olmadığını üzüntü ile le müşahede etmekteyiz.
Bu bağlamda Mekke İttifakı’nın -ki henüz kolektif bir resmi açıklama/deklarasyon ya da sözleşme/anlaşma metni olmadığı için içeriği hakkında kesin bilgiye de sahip olmadığımızdan ittifak ya da pakt olup olmadığı hakkında da kesin bilgiye sahip değiliz- bu silik ve belirsizliğinin onu tüm yönleriyle olumlulama ya da olumsuzlamaya imkan tanımıyor denebilir mi? Aktörlerine, sürece bakıldığında olumsuz değerlendirmelerin daha ağırlıklı olmasının gerçekçiliği ortada. Bölgenin endişelenmesi haksız yere değil. Elbette bu endişelerin yersiz olması, olumlu işlere evrileceği gibi iyimser bir beklentimizin olmasını da ümit ederdik…
Mevcut konjonktürde bölgeyi şekillendiren başat etkisiyle sahada olan İran’ın, ayrıca bölgenin önemli ülkesi Mısır’ın başlangıçta bu oluşumun içinde olmaması, Önce ve öteden beri de Yemen’e saldıran, Irak’a ABD ile birlikte saldıran, topraklarında ki üslerden 28 Şubat 2026’dan beridir İran’a saldıran ve dolayısıyla İran ile de savaşta sayılan Suudi Arabistan’ın bir saldırıya uğrarsa ittifak üyelerinin bunu kendilerine yapılmış sayacağı gibi sığ bir algı şimdiden bu oluşumu kalitesiz bir görünüme sokuyor. Ayrıca tüm bunların üstüne ABD’nin de bu anlaşmaya karşı bir görüş, endişe belirtmemesi şüpheleri doruk noktasına çıkarıyor…
Yine savaşta olan bir ülke olan, saldırıya uğramak değil de kendisi saldırgan olan, aynı zamanda Mekke İttifakı’nın savaş halinde bulunan bir ülke ile savunma ittifakı yapılmasının tarafsızlık iddia etmesi inandırıcı olmaktan uzak olur ve bu yaklaşımın iyi anlamları olmaz.
Savaş halinde olan bir ülke ile savunma anlaşması yapmak hem BM temayüllerine hem de genel anlamda hoş karşılanmaz ve tarafsızlık iddiası inandırıcı olmaz.
İran'ın Suudi topraklarından yapılan saldırılara BM şartı gereği kendini savunma hakkı çerçevesinde karşılık verme hakkı ortada. Üstelik bu şarta göre o ülkenin topraklarına yönelik de karşılık verme hakkı var. Tüm bu haklara rağmen İran, sadece üsleri vurmakla yetiniyor, bu konuda hassas davranarak esas düşmana odaklanıyor. Bir ülkenin topraklarında başka bir ülkeye saldırı o ülkenin güçleri tarafından yapılıyorsa zaten saldırıya uğrayan tarafa düşmanlık edilmiş demektir. Eğer başka bir ülke kendi ülkesinden başka ülkeye saldırıyorsa bu da kendi ülkesi üzerinde bir egemenliği olmadığı anlamına gelir ve her iki durumda da saldırıya uğrayan tarafın karşılık verme hakkı sabit kalır…
İran’ın karşılık verme konusunda ki bu hassasiyeti ve iyi niyeti doğru okunmalıdır ve takdir edilmelidir. İran’danveya başka saldırıya uğrayan bir halktan/ülkeden kendisine yapılan saldırılara karşılık vermemesini ve kendini savunmamasını talep etmek ahlaki bir sorundur ve iyi niyet taşıdığı düşünülemez.
Bölgemizdeki üslerden Müslümanlara, mazlumlara, bölge halklarına yapılan saldırılar, soykırımlar ortadadır ve bu üslerin ABD, İsrail ve Batı üsleri olduğu bilinmekte ve görülmektedir.
Yapılacak tüm ittifakların temel şartı İsrail başta olmak üzere bölgemizde/evimizde bulunan Soykırımcı Epstein koalisyonunun bu üs üslerinden kurtulmaya yönelik bir sürecin hızlandırılmasıdır. ABD, kaçarken bölgede şahsi çıkar peşinde olmak, ABD’nin taşeronu olarak görev üslenmek yerine onun kaçışını çabuklaştırmak, bölge ile dayanışmak, onun içinde olduğu ittifaklardan çıkmak ve ittifaklar olacaksa da bu sürece katkı sunacak; bölgeyi, yabancı nüfuzu ve üsleri olmadan yeniden inşa ve dizayn etmek yönünde olmalıdır.
Mısır konusunu da muhtemelen çözecekler ve gelen tepkiler de bunu gerekli kılıyor. Mısır da bu ittifaka dahil olacak ve esas renk değişecek mi? Hayır. Zira İran ve ABD-İsrail karşıtı ülkelerin katılımı ve bu katılımdan sonra yönetişimde/rota ve hedef belirlemede etkinliği ve katılımını görmek gerekir…
*
Bu konuda çok analizler yapılmakta ve genel kanaat, bu eylemin İsrail ve ABD’ye karşı bir gündeme sahip olmadığı ve dolayısıyla bölgesel barışı ve bölgenin güvenliğini olumlu etkilemeyeceği yönünde.
“Dosta güven, düşmana korku vermeyen ittifak” başlıklı yazısında Alptekin Dursunoğlu şu ifadelere yer veriyor:
“Mekke Anlaşması, kamuoyuna "bölgesel barış ve istikrar" söylemiyle sunulsa da, kasıtlı olarak belirsiz bırakılmış hedef tanımı ve üç ülkenin ABD ile olan derin askerî-ekonomik bağları, bu hedefi gölgeliyor.”
El-Ahbar’da yayımlanan yazısında Muhammed Nureddin ise “‘Mekke İttifakı’nın çelişkileri ve bölgesel hesaplar” başlıklı yazısında “Mekke Savunma Anlaşması’nın yeni bir bölgesel güç merkezi oluşturma iddiasına rağmen ciddi çelişkiler taşıdığını belirtiyor. Nureddin’e göre anlaşmadan en fazla fayda sağlaması beklenen ülke, İran ve Yemen karşısında caydırıcılığı zayıflayan Suudi Arabistan olurken, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın çıkarlarının tam olarak örtüşmemesi ittifakın uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri yaratıyor.”
“Mekke Paktı sorunu” başlıklı yazısında ise Mehmet Ali Güller, yazısında bu ittifakı sünni bir ittifak olarak değerlendiriyor ve şu ifadelere yer veriyor:” Suudi Arabistan ile İran iki cephede birden şu anda karşı karşıya. ABD İran’a saldırılarını Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerindeki üslerinden yapıyor. İran da bu ülkelerdeki ABD üslerini vuruyor. Diğer yandan iki ülke Yemen’de de karşı karşıyalar. ABD-İran savaşının Hürmüz Boğazı’na, Suudi Arabistan - Yemen çatışmasının da Babül Mendep Boğazı’na etkisi dikkate alınırsa konu küresel bir meseledir üstelik.
Kaldı ki anlaşmanın “Mekke” ismiyle yapılması bile Sünniliğine ve İran karşıtlığına işaret etmektedir.
Son olarak ABD Başkanı Trump’ın Mekke Paktı konusunda yaptığı “olumlu” değerlendirme de üçlü ittifakın “İran karşıtı” karakterine işaret etmektedir.
NATO’DA ALAN KAYDIRILMASI MESELESİ
Peki Türkiye neden böylesi bir yükün altına girdi? Suudi Arabistan’ın İran’la iki cephede karşı karşıya olduğu, Pakistan - Hindistan çatışmalarının büyüme riski taşıdığı şartlarda, Türkiye neden “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” anlaşması yaptı?
Ankara’nın bu pozisyonu, NATO’nun Ankara zirvesiyle başlayan yeni süreçten bağımsız değil. NATO’da alan kaydırılıyor. Adana’da Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu yeni bir NATO karargâhı kuruluyor.
Yakın zamanda Suudi Arabistan’da “çok uluslu bir deniz savunma ittifakı” da kurulmuştu. Türkiye, “Kızıldeniz, Babül Mendep Boğazı ve Aden Körfezi’nde küresel enerji tedarik yollarını güvence altına alma” amaçlı o ittifaka da dahil olmuştu.”
İRANIN YAKLAŞIMI
İran, bu anlaşma ya da paktın kendisine karşı olmadığını açıkladı.
Bu anlaşmayı kağıt üzerinde bir anlaşma olarak değerlendirenler olduğu gibi daha derin analizler de mevcut. “İran: Suudiler, Türkiye ve Pakistan ile imzalanacak kağıt üzerinde bir anlaşmanın güvenlik sağlamayacağını anlamalı
İranlı vekil Rızai, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki savunma anlaşmasının Riyad’a güvenlik sağlamayacağını söyledi”
*
“El-Ahbar gazetesi yazarı Usame Hamdani'nin değerlendirmesine göre ittifakın askeri, ekonomik ve nükleer gücü bir araya getiren yapısı bölgesel bir caydırıcılık fırsatı sunsa da, bu hamlenin mezhepsel bir çatışma zeminine çekilerek tarafları yıpratma tuzağına dönüştürülmesi riski mevcut.”
*
Suudi Arabistan, Kendisini Savaş Sonrası Körfez'e mi Hazırlıyor?
“El-Ahbar gazetesi yazarı Hüseyin İbrahim, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nı, Riyad'ın ABD'ye dayalı güvenlik düzenini çeşitlendirme girişiminin yeni halkası olarak değerlendiriyor. Yazara göre anlaşmanın asıl önemi doğrudan askeri kapasitesinden çok, Suudi Arabistan'a Yemen savaşından ve ablukadan çıkarken Amerikan ve İsrail baskısına karşı siyasi hareket alanı sağlayabilmesinde yatıyor. İbrahim ayrıca savaş sonrasında Körfez'deki güç dağılımının İran lehine değişebileceğini, Suudi Arabistan'ın da bu yeni düzende zayıflamamak için şimdiden konum almaya çalıştığını vurguluyor.”
*
BÖLGEDE YENİ GÜVENLİK MİMARİSİ
Artık ABD’nin yenilgisi kesin gibi konuşuluyor. Ve çoğu gözlemci ve analist yeni bölgesel mimariden bahsediyor. Mekke Anlaşmasını da bu yeni döneme bir hazırlık babında değerlendirenler de az değil. Batı Asya’da bölgesel yeni dizayn ve mimaride bölgesel aktörlerin son sözlerini söylemedikleri bir gerçek…
Birçoğu bu bağlamda esas sorunun ABD olduğunu biliyor
Ancak bölgede derin bir ABD/İsrail lobisi olduğu da bilinen bir gerçek ve bölgede yönetici atananların çoğunun koltuğu Netanyahu’nun iki dudağı arasındaymış. 7 Ekim Devrimi ile bu da tescillenmişti..
Bu bakımdan ABD’nin bölgeden sökülmesi kolay olmayacak; yerel unsurlar, kimi bölgesel güçler buna direnecektir. Kimi ittifaklar, birliktelikler, terör unsurları son ana kadar direnmek ve ABD ve İsrail’i ve onların üs ve adamlarını evimizde tutmaya dönük direnç göstereceklerdir…
SON ATAMALAR, SAVAŞ VE BÖLGESEL DİZAYNDA YENİ MİMARİ
Henüz savaşın, savaş ihtimalinin tümden sonlandığı düşünülmemeli. İran, bir taraftan hem de uzun soluklu ve kapsamlı bir savaşa hazırlanırken öte yandan Batı Asya’nın mukadder yeniden dizayn mimarisinde etkin olmak ve bu süreçte yabancıların bir daha bölgeye saldırma ve bölgeye gelme ihtimallerini kesin şekilde sıfırlayacak bir sonuç elde edilmesini istiyor. Rehber Mücteba’nın özellikle ordu ve diğer üst düzey önemli kademelerde ki yeni atamaların da bu konularla ilgisi olduğu düşünülmekte.
Sonuç olarak belirsiz 60 günlük ateşkes sona eriyor ve muhtemelen bir süre daha uzatılacak. Bu süreyi en acımasız ve şirret kullananlar sadece secdeli Siyonist cephe değil; İsrail’in kendisi. Lübnan, Gazze ve özellikle de Batı Şeria’da ve Suriye’de de çıtayı yükselttikçe yükseltiyor. Öte yandan silahsızlandırma adı altında yürüyen ihanetle de Irak, Lübnan ve Filistin’de tempolu götürülmeye, kotarılmaya çalışılıyor.
Dolayısıyla hainler ve bölgesel dirençler bu süreci oldukça verimli kullanıyor ve işi uzacaklar. Bu bakımdan hangi adımın ne zaman ve nasıl atılacağı küresel bir makro plan çerçevesinde yürümek zorunda. Muhtemelen bu da Hürmüz ve Babül Mendeb’i stratejik önemde kılıyor. Yeni bölgesel mimarinin bu iki su ve enerji yolu odaklı yönünün ağır basacağına kuşku yoktur. Rabbim iyilerle olsun.