Türkiye ile İsrail arasında kontrollü gerilim her iki ülkenin seçimlerine de genelde müspet etki yapar. Eskiden Yunanistan ile Türkiye için de bazen tek taraflı olmak üzere böyle bir etkileşim vardı.
Sadece Türkiye için değil, aynı yolda ki tüm ülkeler için bu konuda ki yanılgı şudur: Eğer İsrail ile iyi ilişkilere sahip olursak, onun bölgede ki politikalarına destek olursak onunla sorun yaşamayız. Bu yargı kesinlikle yanlıştır. İsrail, Türkiye’nin kuruluşundan Suriye’de ki rolüne ve en son Gazze soykırımındaki rolüne kadar İsrail’e bunca iyi ilişkiler içerisinde olmasına rağmen tekrar saldırıya uğradı. İsrail, tamam, teşekkür ederim, biz müttefikiz deyip kıymet bilen bir yaratık değil.
İsrail, kendisine sınırsız hizmeti sadece Türkiye’den değil; herkesten, her ülkeden ister ama onu suyun karşısına geçiren kurbağayı sokan akrep misali bir ontolojiye sahiptir. Onun tabiatı, doktrini, dini, tıyneti budur. O, bozguncu ve nankörlüğün zirvesidir. Mutlak kötülüktür. Halklar, İsrail’e hizmet edilmesini yönetimlerine yasaklamalı ve bu konuda ciddi tavırlar geliştirerek haklarına, çocuklarının, ülkelerinin, bölgelerinin geleceğine karşı sahip çıkmalı, sorumluluklarını yerine getirmelidir.
İsrail, Barrack’ın da belirttiği gibi nasıl ki; zayıf ama bir hükümeti olan Suriye istiyorsa bölgenin diğer ülkeleri için de ve Türkiye için de aynısını istiyor. Ama Türkiye’ye karşı daha ontolojik bir endişe ve korku yaşıyor.
Türkiye’nin de tıpkı İran gibi kadim bir medeniyet geçmişi, imparatorluk geçmişi, Yahudiye acıyarak onu barındıran üstün ve asil potansiyeli. Yani, şimdi iyi olsa da bu ruhun tekrar dirilmesinden, uyanmasından gelen bir korku bu. O yüzden sadece bölgede ve Suriye’de de onun istediği pozisyonda ve güçte kalmasını, onun ajandasını uygulamasını istiyor…
Tüm bunlara rağmen konjonktür gerektirdiği zaman İsrail Türkiye ile çatışmaktan kaçınır mı? Hayır. Ancak Türkiye bundan kaçınır ve yakın vadede bu ihtimal pek yok…
Sonuç olarak;
Suriye’de daha önce de Rusya Türkiye’ye saldırmış ve NATO onu korumaya yanaşmamıştı. İsrail'in Türkiye'ye bir saldırısı olursa bu konuda NATO veya Mekke ittifak edilen yeni oluşum Türkiye'yi koruyabilir mi, savunur mu sorusunun cevabı aslında ortada. Bu konudaki kanaatim; kesinlikle hayır.
Elbette ki; Mekke formatında dahi olsa bu ittifakın dönüşme ihtimali veya bazı faydalarının da olabileceği hususlarını göz ardı edemeyiz. Ancak gerçek şu ki; İsrail, defalarca daha önce de Türkiye'ye saldırdı. Türkiye Elbette ki; temkinli ama tedbirli davranarak İsrail'in sorumsuzluklarını şimdilik tolore ediyor, etmeye çalışıyor. Madem bu gelişmeler yaşandı; burada eksik olanın ve yanlış olanının ne olabileceği üzerinde de bir değerlendirme yapmak yerinde olur.
İsrail, Suriye'de Türkiye'yi hedef alarak saldırı yaptığını açıkladı.
Mekke ittifakı, ilgili madde gereği Türkiye'ye yönelik bu saldırıyı kendisine yapılmış ilan edip pozisyon almalı değil mi?
Aynı madde Türkiye'nin NATO müttefiki olması gereği işletilip NATO'nun Türkiye'yi koruması gerekmez mi?
Heyhat ki; üç ülke de NATO ve ABD müttefiki ve heyhat ki ABD bu anlaşmadan memnuniyet belirtti ve heyhat ki, Türkiye'ye saldıran saldırgan mütecaviz soykırımcı İsrail de ABD ve NATO müttefiki...
Şimdi İsrail NATO'ya saldırmış olmuyor mu?
Oysa NATO'nun/ABD'nin sömürgeler valisi Barrack'ın hiç umurunda değil.
Haberimiz yoktu, bizi bilgilendirmedi gibi özrü ve kabahati farklı yerlere gitmiş ifadelere Türkiye sağduyulu davrandı gibi ucube bir ifade de ilave edilmiş pişkince ve edepsizce. Bu yaratık, Türkiye'de ev sahibi gibi it gibi dolaşıyor. Türkiye ve bölgenin aleyhine cirit atmakta bu Maruni siyonist maraba.
İsrail denen paçavra, Türkiye'ye bunun yapamamalıydı.
Ne demek sağduyu? İsrail iti ne kadar sağduyuyu hak ediyor ki?
Pişman olmalı aslında yoksa aşındırır rezil.
Kimse bize İsrail'in ancak ABD durdurabilir masalını da anlatmasın.
Şimdi tüm bu duruma bakarak denebilir ki, yanlış olan Türkiye'nin Pakistan’la bir ittifak yapması değil; Türkiye'nin İran yerine Suudi Aarabistan ile bir ittifak yapmasıdır. Eğer Türkiye-Suudi Arabistan Pakistan değil de Türkiye-İran-Pakistan ve hatta istiyorsa Mısır da dahil olmak üzere bir ittifak kurulmuş olsaydı ve hedef net bir şekilde bölgenin güvenliği ve bölgenin siyonizmden temizlenmesi olarak belirtilseydi hem eksiklik tamamlanmış olurdu hem de caydırıcılığı olurdu. Böyle bir durumda İsrail ve sahipleri ayaklarını denk atar; ne Suriye’de ve ne de bölgenin herhangi bir noktasında herhangi bir İslam ülkesine ve Türkiye'ye karşı böyle hadsiz ve şımarıklıklar ve şirretlikler gösteremeyecekti.
SON DURUM
Elbette ki, iyiler sonsuza kadar bölgede İsrail ile birlikte yaşamayacaklar/yaşayamayacaklar. Bunun sonu mutlaka gelecek ve gelmelidir de. Gelişmeler o yöne doğru gitmektedir.
Gün gelir ABD ve İsrail’in destekçileri onu koruyacak, ayakta tutacak yeteneklerini ve güçlerini kaybedecekler. Zaten gelinen nokta ve 28 Şubatıyla başlayan sürecin dünyaya sunduğu manzara bu.
“İran ve İsrail'in tekrar çatışmaya girmesi kaçınılmaz ve bunun gerçekleşmesi için uzun sürmeyeceğini düşünüyorum. Her böyle kinetik enerji salınımı, İran'ın stratejik hedefini - bölgenin dekolonizasyonu - ileri taşır ve İsrail'in tutumunu giderek daha sürdürülemez hale getirir. İsrail'de hayatın maddi olarak kolay kalmasını çok daha uzun süre beklemiyorum. Şu anki durum itibarıyla, Lübnan yenilenen düşmanlıkların en olası nedeni gibi görünüyor. İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria'yı ilhak etme hamlesi de bana ülkenin kıyamet (veya Masada) modunda hareket ettiğini söylüyor. Akıllıca bir şekilde, İran bölgedeki ABD yeteneklerini ciddi şekilde zayıflatmış durumda, bu yüzden ABD İsrail'e yardım etmek istese bile, aslında yapabileceği çok fazla bir şey yok. Arap hain rejimleri de devrilmeye giderek daha olgunlaşıyor. Mevcut sessizlik sahte ve yanıltıcı. Bombalar geliyor. İslam Cumhuriyeti (özellikle şu anki enerjik, hırslı ve güçlü haliyle) ve Siyonizm uzun süre bir arada var olamaz ve olmayacak.” https://x.com/i/status/2088764324428783912
İRAN LİDERLİĞİNDE BÖLGE DÜZENİ Mİ?
Aslında İran, bölgesel bir liderliğe ve hükmetmeye oynamıyor. İran kişisel/ülkesel/etnik vs çıkar ve kimlikleri merkeze almıyor. İran haysiyeti ve insanlık onurunu merkeze alıyor. İran, ben hükmedeyim demiyor; bölgeye yabancılar hükmetmesin, diyor. Zira bölgede ben hükmedeyim, bölgesel güç olayım, belki biraz büyür, bir pay da alırım hesabında olunsaydı; bu hesabı olan ülkeler gibi davranır ABD ve İsrail’in bölge için yürürlüğe koyduğu projelerde yer alırdı. Oysa tüm bunların karşısında ve kendisi darbeler aldığı halde bu projeleri parçalayan konumda, bu mücadelenin içinde yer almaktadır. Meydandadır. Herkesin ya çekildiği, çekindiği ya başka hesaplar yaptığı ya saldırganın yanında yer alarak ihanet içinde olduğu bir zamanda, zorlu ve yakıcı bir zamanda, bir kader anında İran ve tüm iyiler meydandadır. Bir santim geri adım atmıyor, kendisinden çok çok büyük cüsseli sapkın ve soykırımcı bir koalisyondan oluşan ve secdeli askerleri bile olan bir düşmanla karşılaşmaktadır.
Yeni bölgesel düzen için, yenilginin az zararla kapatılması için herkes bir hesap içinde. Savaşla olacaklara dair umut bu aşamada son bulmuş gibi. ABD, çekilirken malın/bölgenin/bölgede ki tezgahının bir kısmını bölgede ki vekillerine emanet etmek niyetinde. Bu konuda hazırlıklar hızlandırılmış durumda.
Her şey aniden tersine dönebilir, bir veya birden fazla raund daha denebilir. Bu ihtimali dışlamayalım. Lübnan konusunda İsrail ısrarı devam ederse İran’ın devreye girmesi kaçınılmaz derece muhtemel. Bu da İsrail ile İran’ın ve büyük ihtimalle ABD’nin de ister istemez savaşa girişmesi anlamına gelir. Başka cephelerde de beklenmedik sıcak gelişmeler mümkün.
Bölge düzeni konusunda Suriye’nin düşürülmesi büyük bir kırılma noktası oldu.
Zira Suriye düştükten sonra İsrail’in Lübnan direnişini ortadan kaldırma umudu arttı. Bu husus ciddi bir gerilim noktası. Dikkat edilirse çoğu kez Soykırımcı Epstein Cephesi için Lübnan, Gazze’nin önüne geçmiştir…
Ancak direnişin bölgeden süpürülmesi, iki devletli çözümün bile hayal haline getirilmesi için sadece sıcak savaş değil, ittifaklar, anlaşmalar, projeler, normalleşmeler vs de devrede.
Suriye’nin düşürülmesi ile Soykırımcı Epstein Cephesi sadece Lübnan direnişini değil, direnişin ana merkezi İran’ın da sonunu getirebileceğini hesaplamıştı. Ancak öyle olmadı. İran, hesaplamaların tam tersine önce direndi, savunma konumunda bir süre devam etti, ayakta kaldı ve en nihayet aktif ve önleyici harekatlara girişen bir evreye geldi. İnisiyatifi tamamen eline almaya muvaffak oldu.
Soykırımcı Epstein cephesi, savaş alanında yenildi, tükendi ve çaresiz kaldı. Askerleri ve üsleri dağıldı. Gemilerine tedarikleri kısıtlandı. Hürmüz’e yaklaşamıyor, Basra Körfezi’ne giremiyor. Mühimmatları tükendi. İran’ın konumu ve kabiliyetleri ise güçlendi. Bu yüzden yeni diye eski pozisyonlarına tekrar dönüş yaptılar. Yani ekonomik yaptırımlar ilan edeceklerini açıkladılar. Hürmüz’ü kendi toprakları ilan edilmesi konusuna ise komik bile olmadığı ve kendilerince alay konusu olduğundan, değinmeye bile gerek yok.
Şimdi durum budur…
İran, bölgenin anahtarı olan Hürmüz’ü tamamen kontrolüne aldı ve Babül Mendeb’i ise şimdilik kaydıyla bir sopa olarak sallamaktadır, göstermektedir.
Körfez ülkeleri başta olmak üzere kıblesini İsrail’e çevirenler büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor, ne ABD’nin ne de İsrail’in onları ve kendilerini bile savunamaz derecede olduklarının manzarasını hazin şekilde seyrediyorlar. Ne terör örgütleri ne yaptırımlar, ne bombalamalar ve ne de bölge ülkelerini İran’a karşı cepheleştirme, ittifaklar kurdurarak İran’la savaştırma senaryoları sonuç vermedi.
ABD’nin üsleri tarumar edildi.
Bu, daha kurulmadan İsrail merkezli bölgesel düzenin çöküşüydü. ABD merkezli bölgesel hakimiyetin parçalanmasıydı.
Bu konuda Keda Bakış’ın yazısından bazı kesitler şöyle:
“İran, savaş boyunca Ortadoğu'daki 17 Amerikan tesisini kesintisiz bir bombardımanla döverken, Amerikan askerleri üsleri terk edip otellere sığınmak zorunda kaldı.
Kalkanın kalbi olarak görülen Suudi Arabistan'daki Prens Sultan Hava Üssü'nde milyar dolarlık THAAD radarı imha edildi.
Bölgedeki hava sahasını yöneten nadir E-3 Sentry (AWACS) radar uçağı vurularak kör edildi ve Amerikan yakıt ikmal uçakları çaresizlik içinde Almanya'ya nakledildi.
Kendi üslerini dahi koruyamayan bir Amerika'nın, Körfez'i savunma vaadi sığ sularda boğulmuştu.
Körfez'in milyarlarca dolarlık güvenlik illüzyonu, asimetrik bir mühimmat tüketimiyle matematiksel bir iflasa sürüklendi.
İran'ın Mach 5 hızını aşan Fettah hipersonik füzeleri ve hücumbotlarının "sürü" taktikleri karşısında, Körfez ülkeleri sadece 48 saat içinde 800 adet PAC-3 ve THAAD önleyici füzesi tüketerek savunma devi Lockheed Martin'in bir yıllık üretim kapasitesini aştı.
Mühimmatları tükenen BAE ve Suudi Arabistan'ın acil tedarik talepleri ise Washington tarafından resmen sürüncemede bırakıldı.
Savaşın asıl şok edici gerçeği ise Pentagon'un gizli kalan envanter çöküşüyle ortaya çıktı.
ABD, sadece İsrail'i korumak uğruna küresel envanterinin yarısına denk gelen 200'den fazla THAAD füzesi ile Doğu Akdeniz'deki savaş gemilerinden 100'den fazla SM-3 ve SM-6 füzesini feda etti.
Üstelik İsrail, kendi Arrow ve Davut Sapanı sistemlerini saklı tutup tüm savunma faturasını Washington'a yıkmıştı.
Üretim hattı felç olan ve elinde zar zor 200 THAAD kalan Amerika'nın, Körfez'in mühimmat taleplerini neden reddettiği artık gün gibi ortadaydı: Sözde bölgeyi koruyan o devasa şemsiye, Arap rejimlerini ve ABD'nin küresel savunma kapasitesini feda etmek pahasına, sadece ve sadece İsrail'i korumak için açılmıştı.
Şemsiyenin delinmesi, bölgenin ekonomik omurgasını da tek hamlede kırdı.
UNDP verilerine göre bölgesel hasar 200 milyar doları aşarken; Hürmüz'deki "savaş riski" sigorta primleri yüzde 300 fırladı.
Katar'daki milyar dolarlık LNG tesisleri, Suudi Arabistan'daki Cubeyl Petrokimya Kompleksi ve SAMREF rafinerisi için verilen acil tahliye emirleri, "güvenli liman" efsanesini küle çevirdi.
Yabancı yatırımlar donduruldu, uluslararası sözleşmelerde "mücbir sebep" maddeleri yürürlüğe sokuldu.
İçme suyunun %90'ını arıtma tesislerinden sağlayan rejimler, varoluşsal bir susuzluk korkusuyla baş başa kaldı.
Tüm bu askeri yıkım ve kırılganlık, Körfez elitlerinin zihninde ontolojik bir uyanış yarattı.
İbrahim Anlaşmaları'nın mimarlarından BAE'li milyarderlerin Washington'a "Bizi seçmediğimiz bir savaşa sürükleme yetkisini size kim verdi?" isyanı ve Kuveyt televizyonlarındaki "Amerikan üsleri bizi korumuyor, o üsleri biz koruyoruz" itirafları, bu uyanışın manifestosuydu.
İran, komşularını ustaca ikiye bölen "kama" stratejisiyle, Katar ve Suudi Arabistan'ı tarafsızlığa itip ABD operasyonlarına rampa olanları doğrudan cezalandırdı.
Tahran'ın bölgeye verdiği mesaj çok netti: Yabancı koruma, tehdidin bizzat kaynağıdır.
Şemsiyenin işlevselliği yitip gidince, Amerika'nın bölgedeki varlık meşruiyeti kökünden koptu ve Körfez'in o dokunulmaz 'istisnai hali' tek bir hamleyle buharlaştı.
Tahran'ın caydırıcılık üçgeni: İran bunu nasıl sağladı?
Masa başındaki Siyonist-Amerikan düzenini yıkan bu ağır yenilgi, rastlantısal bir askeri başarı değil; Tahran'ın sahada milimetrik olarak işlettiği üç ayaklı bir caydırıcılık stratejisinin doğrudan sonucuydu:
Hürmüz Boğazı'nın akıllı kapatılması: İran, küresel enerji ve ticaret ağının şahdamarı olan Hürmüz Boğazı'nda uluslararası "tarafsız geçit" illüzyonunu fiilen bitirdi. Günlük 20 milyon varil petrol ve dünya gazının beşte birini taşıyan 110 gemilik trafiği "akıllı engelleme" yöntemiyle sıfıra indirerek, deniz güvenliğini doğrudan İran'ın ulusal güvenliğine endeksledi. Küresel piyasaları felç eden bu hamle, Washington’ın asimetrik deniz hegemonyasını rehin aldı.
Üslerin açık hedef haline gelmesi: Amerikan ordusunun bölgedeki varlık sebebi ve koruma zırhı olan CENTCOM üsleri, İran’ın kesin vuruşlu füze ve İHA teknolojisi karşısında birer savunma kalkanı değil, cerrahi olarak imha edilen birer açık hedef panosuna dönüştü. Arifcan, el-Udeyd ve Şeyh İsa gibi ana merkezlerin yerle bir edilmesi, üslerin ev sahibi ülkeleri korumak bir yana, kendilerini bile savunamayacak lojistik birer yüke dönüştüğünü kanıtladı.
Altyapısal kırılganlık: Körfez rejimlerinin milyarlarca dolarlık camdan sarayları, gösterişli limanları ve içme suyunun yüzde 90'ını sağlayan arıtma tesisleri, İran'ın operasyonel haritalarında birer birer kodlandı. Ruveys ve Füceyra gibi devasa enerji merkezlerinin tek bir İHA parçasıyla devre dışı bırakılması, bu ileri ekonomilerin aslında ne kadar kırılgan ve savunmasız bir altyapı üzerine kurulduğunu dünyaya ifşa etti.
Sonuç olarak; coğrafyayı, nüfusu ve stratejik geçiş yollarını mutlak birer silaha dönüştüren Tahran, bölge devletlerini askeri bir tırmanışın kendi varoluşsal sonlarını getireceği gerçeğiyle yüzleştirdi.
Boğaz'ın ve bölge altyapısının anahtarını elinde tutan bir güçle çatışmanın maliyetini karşılayamayan Körfez monarşileri, her ne kadar ideolojik ve siyasi yatkınlıkları Batı ekseninden yana olsa da, hayatta kalabilmek için Tahran ile doğrudan, kaçınılmaz ve zorunlu bir uzlaşıya mecbur kaldı.
‘Bölge ülkelerine rağmen – bölge ülkeleri için’
İran'ın 1979'daki İslam Devrimi’nden bu yana Fars Körfezi’ne yönelik vazettiği yaklaşım, kırk yılı aşkın bir süre boyunca bölge monarşileri tarafından "Pers yayılmacılığı" ve "Şii Hilali tehdidi" söylemleriyle bastırılmaya ve gayrimeşru gösterilmeye çalışıldı.
Tahran, 80'lerden beri aynı değişmez cümleyi kuruyordu:
“Bu coğrafyanın güvenliği bölge halklarına aittir; bölge dışı güçleri bu sulara çağırmayın.”
Ancak bu çağrı, camdan saraylarında Amerikan "güvenlik şemsiyesinin" altında oturan Körfez elitleri için sadece ideolojik bir gürültüden ibaretti.
28 Şubat’ta başlayan ve Amerikan kalkanının lojistik iflasıyla sonuçlanan bu son savaş, teoriyi pratiğe, retoriği ise kaçınılmaz bir el sıkışmaya dönüştürdü.
Tahran bu kez Körfez’e sadece diplomatik notalarla değil, dumanı tüten THAAD radarlarıyla, batan limanlarla ve çöken radar uçaklarıyla, fiilen ve fiziken konuştu.
Bu egemenlik dayatmasının adı: “Bölge ülkelerine rağmen, bölge ülkeleri için” doktrinidir.
İran, Körfez rejimlerinin önüne reddedilemez, tarihsel bir hakikat koydu:
“Milyarlarca dolar akıttığınız, topraklarınızı fırlatma rampası yaptığınız o Amerika sizi koruyamadı; aksine sizi İsrail için canlı kalkan haline getirip harcadı. O halde, egemenliğinizi gasp eden bu yabancı gücü bir daha asla bu sulara sokmayacaksınız.”
Bu, kibirli bir dikte değil; Amerikan üslerinin kendi kendilerini bile korumaktan aciz olduğunu gören Körfez liderleri için ontolojik bir zorunluluktu adeta.
Tahran, bölgedeki askeri ve coğrafi hakimiyetini ilan ederken, bunu Körfez ülkelerini yutacak saldırgan bir hegemonya olarak değil, bölgeyi dış müdahaleden arındıracak kolektif bir güvenlik mimarisi ve egemenlik paktı olarak sunuyor.
Masadaki yeni teklif, 80’lerden bu yana dile getirilen yaklaşımın daha ileri ve daha iddialı bir aşamasıydı:
''Emperyalizmin çizdiği haritalarda dekor olmayı bırakın; iyi komşuluk, karşılıklı saygı ve ortak kalkınma zemininde, Batı'dan emir almayan bağımsız bir bölgesel pakt kuralım.''
Bu doktrinin paradoksal ve sarsıcı yönü, tam olarak başlığında gizli: İran bu düzeni Körfez monarşilerinin rızasıyla değil, onların müttefiklik bağlarına ve iradelerine rağmen ama nihayetinde bu ülkelerin varoluşsal bekasını korumak için kuruyor.
Hürmüz’ün anahtarını elinde tutan Tahran, Körfez ülkelerine Batı dışı, bağımsız ve yerli bir emniyet kemeri teklif ediyor.
Sözde 'Amerikan korumacılığının' mezarlığına dönen Fars Körfezi’nde artık tek bir kural geçerli: Coğrafyanın kaderini binlerce kilometre öteden gelen uçak gemileri değil, o coğrafyanın ortak kaderini paylaşan komşular belirleyecektir.
Yabancılar içinse denizin dibinden başka bir yer yoktur.
Sonuç olarak, Direniş Ekseni’nin stratejik kalesi olan Suriye’nin çökmesine rağmen Eksen’in merkez aktörü olan İran, İsrail liderliğinde bölge düzeninin kurulmasına izin vermedi.
İbrani-Amerikan-Sünni ittifakının kurguladığı bölge modeli çöktü, Siyonist hegemonya planları iflas etti; bunun yerine, Tahran’ın caydırıcı iradesiyle belirlediği yeni ve geri dönüşü olmayan bir dönem başladı.”
https://ydh.com.tr/makale/695/israil-liderliginde-bolge-duzenine-karsi-iran-liderliginde-bolge-duzeni
“Eğer şu anda etrafınızdaki dünyaya bakarsanız, tıpkı bizim etrafımızdaki dünyaya baktığımız gibi, neredeyse tam bir umutsuzluk tablosu ortaya çıkıyor.
Bu dünyanın büyük uygarlıklarına ya da kültürlerine bakın: ruhunuz için besin sunacak hiçbir şeyleri yok. Batı, nihilizm ile tam, açık kötülük arasında gidip geliyor.
Çin, tiksindirici bir noktaya kadar yalnızca maddi şeylere takıntılı (Bahse girerim, siz de köprüler, gökdelenler ve 'insansı robotlar' hakkındaki videolara ve resimlere daha fazla dayanamıyorsunuz).
Hindistan, aptallık ve manevi çürüme içine daha da derinlere dalıyor; öyle ki kitaplardan tamamen çıkarılıp hiçe sayılabilir.
Japonya, inanılmaz derecede köleleştirilmiş ve acınası.
Sünni İslam tamamen işgal edilmiş ve boyun eğmiş durumda; bir saniye bile dinlemek imkânsız. Onlardan hiçbirini dinlememeye özen gösteriyorum ki, masum ve iyi niyetli inananlara duyduğum son %1'lik saygıyı kaybetmeyeyim.
Katoliklik tamamen anlamsız ve gülünç. Dini objelere sarılmış bir iş modeli.
İngiltere Kilisesi? Aman tanrım, lütfen.
Amerikan Hıristiyanlığı? Cehennemin canlı bir resmi.
Komünizm öldü ve kalan savunucuları sinir bozucu, kopuk ve oldukça katlanılmaz.
Bilim inanılır değil ve bu dünyayı kâbus gibi bir hapishaneye dönüştürmenin ana aracı.
Akademi, hüzünlü bir şaka.
Medya, şeytanın sesini taşıyor.
Latin Amerika, kapitalizm ve sömürgecilik altında yavaş yavaş ölüyor.
Rusya sessizce savaşıyor: ne ideolojik bir çerçeve, ne ahlaki bir anlam var. Bugün insan olmak, neredeyse dayanılmaz bir terk edilmişlik hissi getiriyor. Şu anki dünyamızda ahlakı (dolayısıyla aklı ve insanlığı) söyleminin bir parçası olarak merkeze alan tek yer ve tek kültür, On İki İmam Şiiliği İran'ı. Bu, yoksa neredeyse tamamen karanlık olan bir ortamda tek ışık - tek organize, kurumsal, güçlü ışık.
Tanrı aramıyorum (Yahudilikle yaşadığım acı deneyimler, kavramı öfkeyle nefret etmeme neden oldu); mistisizme çekilmiyorum; tekrar eden dini ritüeller bana pek cazip gelmiyor. Ama İran'ın tutumundan, duruşundan, doktrininden, gösterdiği cesaretten ve inançtan yayılan gerçek ışık (müttefikleri ve başka yerlerdeki Şii ve diğer İslami anti-sömürgeci savaşçılarıyla birlikte), benim kim olduğumun ve benim için kutsal olanın en temel temelleriyle bağ kuruyor. Onlar, tam bir onur ve insanlıkla birlikte olabileceğim tek insanlar. Ve bu duygu beni nereye götürecek tam emin değilim, ama bir maceraya hazırım.”
https://x.com/i/status/2090079856025313537
Alon Mizrahi, sosyal medya paylaşımında şunları söylüyor.
“Temelde dünyada şu anda sadece iki şey oluyor:
1. Anlamsız gürültü
2. İran’ın küresel bir devrim, sömürgecilikten kurtuluş ve özgürleşme yolunda ABD’yi ve İsrail’i yenmesi; beyaz üstünlüğü, batı sömürgeciliği ve Siyonizm’in sonunun başlangıcı. Bana göre, muhtemelen bin yılda bir görülen en büyük tarihsel değişime odaklanmaktan başka bir şeye odaklanmak neredeyse imkânsız ve boşuna, ki bu değişim şu anda yaşanıyor. Çünkü İran’ın ABD’yi yenmesinin 1.000 yıldaki en önemli insan olayı olduğuna inanıyorum, öyle düşünüyorum. Her iki dünya savaşından, her devrimden ve keşiften daha büyük; her diğer gücün yükselişi ve çöküşünden, haçlı seferlerinden, 1492’den ve hepsinden daha anlamlı. Tarihin bu ifadeyi %100 doğrulayacağından eminim (ve bunu kanıtlamak için elimden geleni yapacağım). İran zaferini tamamladıktan sonra dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Hiçbir şey. Her şey sadece asansör müziği.”
https://x.com/i/status/2088670161842606576
Sonuç olarak hem büyük resmi ve hem de o resimde merkezde olan bölgenin şimdi ki, konumunu, geldiği durumu değişik yazar ve analistlerden ve sahada ki gelişmelerden yararlanarak kısaca gözler önüne sermek istedik.
Gelmekte olan, içinde olduğumuz tsunami ve yeni çağın heyecanından uzak olmanın hakkımız olmadığını ilan etmek istedik tekrar.
Selam ve dua ile.