İlkbahar, yalnızca mevsimlerin değişimi değildir; aynı zamanda tabiatın yeniden dirilişini gözler önüne seren büyük bir uyanıştır. Kış boyunca sessizliğe bürünen tabiat, baharla birlikte yeniden canlanır. Ağaçlar tomurcuklanır, çiçekler toprağın bağrından boy verir, kuş sesleri gökyüzünü doldurur. İnsan ruhu da bu uyanıştan nasibini alır. Uzun süren kapalı mekân hayatının ardından insanlar kendilerini dışarı atmak, temiz hava almak ve biraz olsun nefeslenmek isterler. Bu yüzden baharın gelişiyle birlikte mesire alanları, parklar ve ormanlık bölgeler dolup taşmaya başlar. İnsanlar aileleriyle birlikte piknik yapar, çocuklar top oynar, koşar, ip atlar; mangalda pişen yemeklerin etrafında sohbetler edilir. Aslında bütün bunlar modern hayatın yorucu temposundan kısa süreliğine de olsa uzaklaşma arzusunun bir yansımasıdır.
Fakat ne yazık ki bazı manzaralar, baharın güzelliğine gölge düşürmektedir. Şöyle ki: Geçen gün, biraz nefes almak için şehrin gürültüsünden uzaklaşıp Göbeklitepe yolunda, orman kenarında bir yerde oturduk. Çayımızı yudumlarken doğanın sunduğu o sade huzuru içimize çekmeye çalışıyorduk. Az ileride bir aile vardı; mangal yakmışlar, çocuklar top oynuyor, belli ki güzel bir gün geçiriyorlardı. Her şey olması gerektiği gibiydi… Ta ki toparlanma vakti gelene kadar.
Aile kalktı, eşyalarını topladı, çocuklarını arabaya bindirdi ve çekip gitti. Ama geride bıraktıkları şey, sadece ayak izleri değildi. Çocuk bezinden kola şişesine, naylon poşetlerden yemek artıklarına kadar her tür çöp, olduğu yerde duruyordu. Doğa, bir kez daha insanın hoyratlığına teslim edilmişti. İşte o an aklıma şu soru takıldı: Bu insanların çocuklarına okulda “çöpleri çöp kutusuna at” eğitimi verildiğinde, bu eğitim ne kadar etkili olabilir? Çünkü çocuk, en güçlü dersi öğretmeninden değil, anne babasından alır. Sözle verilen eğitim, davranışla çürütüldüğünde, geriye sadece bir çelişki kalır. Üstelik mesele bir ya da iki kişi değil. Onlarca, yüzlerce insan aynı umursamazlıkla hareket ediyor. “Peygamberler şehri” diye övündüğümüz bir yerde, peygamberlerin öğrettiği en temel ahlaki sorumluluklardan biri olan temizlik ve emanet bilinci bu kadar kolay göz ardı edilebiliyor. Hangi peygamber, oturduğunuz yeri kirletmenizi öğütlemiş olabilir? Hangisi, doğayı hoyratça tüketip arkanızda çöp bırakmanızı onaylamıştır? İnanç, sadece dilde kaldığında; hayatın pratiğine yansımadığında, geriye içi boş bir iddiadan başka ne kalır?
Bugün ormanların yanmasından, doğanın yok olmasından şikâyet ediyoruz. Ama kendi küçük davranışlarımızın büyük felaketlerin bir parçası olduğunu görmek istemiyoruz. Bir plastik şişe, bir çocuk bezi, bir poşet… Her biri doğaya bırakılmış bir ihanet belgesi gibi orada duruyor.
Mesele sadece çevre değil aslında; mesele bir medeniyet meselesi. Çöpünü yere atan bir toplum, sadece doğayı değil, ortak yaşam kültürünü de kirletir. Çünkü temizlik, sadece fiziksel değil, aynı zamanda ahlaki bir duruştur.
Piknik sonrası geride bırakılan plastikler, yiyecek atıkları, içecek kutuları ve hatta çocuk bezleri, tabiatın huzurunu adeta çöplüğe çevirmektedir. İnsanların birkaç saatlik keyfi uğruna tabiatı kirletmesi, sadece çevreye zarar vermek değil; aynı zamanda diğer insanların hakkını da ihlal etmektir. Çünkü piknik alanları, herkesindir. Temiz bir çevrede oturmak, dinlenmek ve çocuklarıyla vakit geçirmek herkesin ortak hakkıdır.
Bazen mesele yalnızca çevre temizliğiyle de sınırlı kalmıyor. Toplum içinde bulunmanın bir adabı vardır. Piknik alanlarında yüksek sesle konuşmak, küfürlü ifadeler kullanmak, çevredeki insanları rahatsız edecek şekilde davranmak ya da umuma açık bir alanı kendi özel alanı gibi görmek, toplumsal nezaketle bağdaşmamaktadır. Edep; insanın sadece evinde değil, bulunduğu her ortamda davranışlarına ölçü koymasıdır. Nitekim Hz. Ali’nin şu sözü bu hakikati ne güzel ifade eder: “Edep bir taçtır; onu giyen her beladan korunur.”
Aslında piknik, sadece yemek yiyip vakit geçirmek değildir. Aynı zamanda tabiatı okuyabilme fırsatıdır. Bir ağacın yaprağında, bir çiçeğin kokusunda, bir arının çalışmasında büyük bir sanat gizlidir. İnsan biraz dikkatle baktığında, daha önce fark etmediği nice incelikleri görebilir. Çocuklarıyla birlikte bir karıncanın yiyecek taşımasını izlemek, kuşların düzenini fark etmek veya bir ağacın gölgesinde yaratılış üzerine düşünmek bile insan ruhuna farklı bir huzur verir.
Hülasa, bahar, Allah’ın rahmetinin yeryüzündeki en canlı tecellilerinden biridir. Ağaçların çiçeklerle süslenmesi, küçücük çekirdeklerden koca nimetlerin çıkması ve bal yapan arının insanlığa şifa sunması; hepsi ilahi kudretin ayrı ayrı delilleridir. Unutulmamalıdır ki, insan, tabiatın misafiridir; sahibi değil. Misafir ise bulunduğu yere zarar vermez, aksine onu güzelleştirir. Geride çöp değil, güzel bir iz bırakır vesselam…
Afiyette kalın.