İnsanoğlunun en belirgin zaaflarından biri, hatayı önce başkalarında aramasıdır. Karşılaştığımız sorunların, yaşadığımız anlaşmazlıkların ve iletişim kopukluklarının sebebini çoğu zaman dışımızda ararız. Oysa bazen problem sandığımız şey, tam da bizim gözümüzün önünde durmakta; hatta problemin kaynağı bizzat kendimiz olmaktayız.
Bu durumu anlatan ibretlik bir hikâye vardır.
Bir adam, çok sevdiği eşinin artık duyamadığını, hatta sağır olmaya başladığını düşünür. Eşinin üzülmesinden korktuğu için durumu ona söyleyemez ve gizlice bir doktora gider. Doktordan eşi için ilaç ister. Doktor ise önce işitme kaybının derecesini öğrenmesi gerektiğini söyler ve adama şu tavsiyede bulunur:
"Eve gittiğinde önce kırk metre uzaklıktan eşine bir soru sor. Cevap vermezse on metre yaklaş ve tekrar sor. Böyle böyle yaklaşarak duyma mesafesini belirle, ben de ona göre ilaç yazayım."
Adam eve gelir. Eşi mutfakta yemek yapmaktadır. Kırk metre uzaklıktan seslenir:
"Hayatım, ne pişiriyorsun?"
Cevap alamaz.
Otuz metreye yaklaşır, yine sorar. Ses yok.
Yirmi metre, on metre, birkaç metre...
Sonunda eşinin hemen arkasına kadar gelir ve aynı soruyu tekrar sorar.
Bunun üzerine eşi hışımla döner ve şöyle der:
"Be adam! Defalardır tavuk pişirdiğimi söylüyorum. Sağır mısın?"
Hikâyenin gülümseten tarafı kadar düşündüren tarafı da vardır. Adam, eşinin sağır olduğuna öylesine inanmıştır ki, asıl problemin kendisinde olabileceği ihtimalini hiç düşünmemiştir.
Hayatın birçok alanında da aynı yanılgıya düşüyoruz.
Aile içinde yaşanan sorunlarda eşimizi, çocuklarımızı veya anne-babamızı suçluyoruz. İş yerinde başarısızlığın sebebini çalışma arkadaşlarımızda arıyoruz. Toplumdaki aksaklıklardan yakınırken, kendi sorumluluklarımızı gözden kaçırıyoruz. Herkesin hatasını görüyor, fakat aynaya bakmayı ihmal ediyoruz. Oysa eskilerin çok güzel bir sözü vardır: "İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır." Bugün ise çoğu zaman tam tersini yapıyoruz. Çuvaldızı başkalarına saplarken, kendimize iğnenin ucunu bile dokundurmaktan kaçınıyoruz.
İnsan kendisini sorgulayabildiği ölçüde olgunlaşır. "Acaba ben nerede yanlış yapıyorum?", "Karşımdaki insanı gerçekten dinliyor muyum?", "Olaylara kendi önyargılarımın penceresinden mi bakıyorum?" sorularını sorabilmek büyük bir erdemdir. Çünkü öz eleştiri, insanın eksilmesi değil; aksine gelişmesidir. Toplum olarak da en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri budur. Herkesin birbirini suçladığı bir ortamda çözüm üretmek mümkün değildir. Çözüm, herkesin önce kendi payına düşen sorumluluğu görmesiyle başlar. Belki de hayatımızdaki birçok kırgınlık, birçok anlaşmazlık ve birçok hayal kırıklığı; karşımızdakinin değil, bizim duymadığımız cevaplardan kaynaklanıyordur.
Bu yüzden bir başkasının kusurunu teşhis etmeye çalışmadan önce kendimize şu soruyu sormakta fayda var:
"Acaba sağır olan gerçekten o mu, yoksa ben miyim?"Alın
Afiyette kalın