Yaz tatilinin bir bölümünü Batı Karadeniz illerinden birinde geçiren bir arkadaşımın anlattıkları, doğrusu beni hem şaşırttı hem de düşündürdü. Zira tam da hayal ettiğim gibi bir durum anlattı.
Kaldırımların, refüjlerin ve parkların içerisinde meyve ağaçları varmış. Elma, erik ve daha nice meyve… Dalları meyvelerle doluymuş. Fakat insanlar ağaçlara zarar verecek şekilde meyveleri koparmıyor, dalları kırmıyor, ağacı hırpalamıyormuş. Hatta bazı yerlerde yere düşen meyveler bile oluyormuş.
Bir şehrin ortasında böyle bir manzara düşünün. Ağaçlar hem şehri güzelleştiriyor hem de meyvesini insanlarla paylaşıyor. Üstelik bundan en çok, evine istediği kadar meyve götüremeyen dar gelirli insanların istifade etmesi ne güzel olurdu.
İnsan ister istemez gıpta ediyor.
Sonra da kendi kendine soruyor:
Neden bizim memleketimizde de olmasın?
Bu düşünceyi daha önce birkaç kez yazılarımda dile getirerek belediyelerin ve ilgili kurumların dikkatini çekmeye çalıştım. Fakat şimdilik bir hayal olmaktan öteye geçmedi. Olsun… Bazı hayallerin gerçekleşmesini beklerken onları düşünmenin, dile getirmenin de ayrı bir güzelliği var.
Parklarda,kaldırımlarda akasya, çam yerine elma, incir, kayısı, erik, dut gibi çeşit çeşit meyve ağaçları. Çocuklar parka gidiyor, dalından bir meyve koparıp yiyor. Yaşlı bir insan birkaç tane erik alıp tadına bakıyor. Evine meyve almakta zorlanan bir vatandaş, ağaçtan üç beş tane meyve koparıp çocuklarına götürüyor. Ya da zeytin ağaçları olsa, zeytin alamayıp ihtiyacı olanlar gidip toplasa...
Ne zararı olurdu?
Belki bazıları hemen itiraz edecektir: “Bizde olmaz böyle şeyler. İnsanlar toplar, satar. Ağaçların dallarını kırarlar.”
Doğrusu, belki ilk yıllarda bunların bir kısmı yaşanabilir. Fakat insan davranışlarının da zaman içerisinde şekillendiğini unutmamak gerekir. Bir toplum, kendisine emanet edilen güzelliği korumayı öğrenebilir. Yeter ki ona fırsat verilsin.
Belki bugün birkaç kişi ağacın dalını kırar, ihtiyacından fazlasını toplar. Ama yarın çocuklarına “O ağaca zarar verme, o hepimizin” diyen insanların sayısı artar. Çünkü sahiplenme duygusu da tıpkı diğer güzel alışkanlıklar gibi zamanla oluşur.
Üstelik mesele yalnızca birkaç meyve yemek de değildir. Mesele, şehri insanla ve tabiatla buluşturmaktır. Mesele, çocuğa ağacın sadece gölgesinden değil, meyvesinden de istifade edilen bir canlı olduğunu gösterebilmektir. Mesele, paylaşmanın ve ikramın şehir hayatında da mümkün olduğunu hatırlatmaktır.
Bir de işin garibanın sofrasına dokunan tarafı var.
Evine her gün meyve alamayan bir çocuğun, parkta dalından kopardığı bir elmayı düşünün. Belki küçücük bir şeydir ama o çocuk için büyük bir mutluluk olabilir.
İşte bazen şehirleri güzelleştiren şey sadece taş, beton ve gösterişli yapılar değildir.
Bir ağacın dalındaki meyve de şehre yakışır.
Hem de öyle güzel yakışır ki…
Belki bugün bunların hepsi bize bir hayal gibi geliyor. Ama güzel olan şu ki, insanın hayal ettiği şeyler arasında böyle bir hayalin bulunması bile güzel.
Ben yine de hayal etmeye devam edeceğim.
Bir gün parklarımızda meyve ağaçlarının çoğaldığını, çocukların dalından elma kopardığını, insanların birkaç meyveyi alıp evine götürdüğünü görmek…
Ne diyelim, hayali bile güzel değil mi?