Son yıllarda toplumda dikkat çeken bazı gelişmeler var. İnsanlar daha çabuk öfkeleniyor, tahammül sınırları daralıyor, trafikte, iş yerlerinde, okullarda ve hatta aile içinde bile gerginlikler daha sık yaşanıyor. Şiddet olayları, saldırgan davranışlar ve insani duyarlılıktan uzak görüntüler neredeyse günlük hayatın sıradan haberleri hâline geldi.
Elbette bu durumun tek bir sebebi yoktur. Ekonomik sıkıntılar, sosyal medya bağımlılığı, yalnızlaşma, aile yapısındaki değişimler, stres ve gelecek kaygısı gibi birçok etken insan davranışlarını etkiliyor. Ancak üzerinde yeterince düşünmediğimiz başka bir konu daha var: Beslenme alışkanlıklarımız.
Eskiden insanlar doğal gıdalar tüketiyordu. Sebzesini bahçeden, meyvesini ağaçtan, sütünü ve yumurtasını doğrudan üreticisinden alabiliyordu. Bugün ise raf ömrünü uzatmak, görünümü güzelleştirmek veya maliyeti düşürmek amacıyla birçok gıdaya çeşitli katkı maddeleri ekleniyor. Hazır gıdalar, aşırı işlenmiş ürünler, yapay tatlandırıcılar, koruyucular ve renklendiriciler günlük hayatın vazgeçilmez parçaları hâline geldi. Tabir caiz ise; neredeyse doğal bir gıda kalmadı.
Bilim dünyasında son yıllarda bağırsak sağlığı ile beyin fonksiyonları arasındaki ilişki üzerine çok sayıda araştırma yapılıyor. Uzmanlar, bağırsakların yalnızca sindirim organı olmadığını, aynı zamanda ruh hâlimizi etkileyen birçok kimyasalın üretiminde rol oynadığını ifade ediyor. Hatta bazı araştırmacılar bağırsaklar için "ikinci beyin" tanımını kullanıyor.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Sürekli olarak yüksek şekerli, aşırı işlenmiş, katkı maddeleriyle dolu gıdalarla beslenen bir toplumun ruh sağlığı bundan etkilenmez mi?
Belki de çocuklarımızın dikkat dağınıklığında, gençlerin huzursuzluğunda, yetişkinlerin tahammülsüzlüğünde yalnızca psikolojik ve sosyal sebepler değil, yanlış beslenme alışkanlıklarının da payı vardır. Elbette bir insanın saldırgan olmasını tek başına yediği yemeklerle açıklamak mümkün değildir. Ancak bedenimizi oluşturan hücreler nasıl tükettiğimiz gıdalarla şekilleniyorsa, beynimizin çalışması da bundan bağımsız değildir.
Bir başka mesele de pişirme yöntemleridir. Aşırı kızartılmış, yakılmış veya defalarca ısıtılmış gıdaların insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri uzun zamandır bilinmektedir. Hızlı tüketim kültürü, sağlıklı beslenmenin yerini almış durumdadır. İnsanlar karınlarını doyurmakta, fakat vücutlarının ve zihinlerinin ihtiyaç duyduğu gerçek besinlerden giderek uzaklaşmaktadır. Belki de toplum olarak yeniden şu sorgulamalıyız: Yediğimiz şeyler sadece bedenimizi mi besliyor, yoksa karakterimizi, sabrımızı ve ruh hâlimizi de etkiliyor mu?
Kesin cevaplar vermek için daha fazla bilimsel araştırmaya ihtiyaç vardır. Ancak görünen o ki insanı sadece eğitimle, sadece hukukla veya sadece ekonomik tedbirlerle anlamak mümkün değildir. İnsan; bedeni, ruhu ve zihniyle bir bütündür. Soframızda meydana gelen değişimler, belki de farkında olmadan davranışlarımıza da yansımaktadır.
Daha doğal, daha dengeli ve daha sağlıklı bir beslenme kültürüne dönüş, yalnızca fiziksel hastalıkların azalmasına değil; belki de daha sakin, daha sabırlı ve daha merhametli bir toplumun oluşmasına katkı sağlayacaktır. Çünkü insan ne yiyorsa odur sözü, belki de sandığımızdan çok daha derin bir anlam taşımaktadır.
Afiyette kalın