Sosyal medyanın hayatımıza kattıkları kadar, bizden sessizce götürdükleri de var. Son zamanlarda giderek yaygınlaşan bir “yemek yeme” akımı bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Kameraların karşısında, ölçüden ve estetikten uzak, abartılı mimikler ve seslerle yapılan bu gösteriler ne iştah açıyor ne de sanata hizmet ediyor. Aksine, edep ve adabın hızla aşındığı bir tabloyu gözler önüne seriyor.
Üzücü olan şu ki, bu görüntülerin önemli bir kısmı rastgele kişilerden değil; restoran sahibi, usta, hatta “işin ehli” olarak anılan insanlardan geliyor. Yani mutfağın kültürünü, geleneğini ve ahlakını en iyi bilmesi gerekenlerden… Kendi emeğiyle ortaya koyduğu yemeği tanıtmak isterken, farkında olmadan hem mesleğin saygınlığına hem de kendi itibarına zarar veriyor.
Oysa yemek, sadece karın doyurmak değildir. Yemek; kültürdür, paylaşımdır, ölçüdür, terbiyedir. Sofra adabı dediğimiz şey, yüzyıllar boyunca bu topraklarda sadece “nasıl yenir” sorusunun değil, “nasıl yaşanır” sorusunun da cevabı olmuştur. Bugün ise birkaç saniyelik izlenme uğruna bu birikim, çiğ bir gösteriye kurban ediliyor. Absürt biçimde ağza tıkılan lokmalar, gereksiz sesler, yapay şaşkınlıklar… Bunların hiçbiri yemeğin lezzetini anlatmaz. Aksine, izleyicide tiksinti uyandırır. Sanat diye sunulan şey, bir anda bayağılığa dönüşür. İştah kabartmak isterken iştah kaçırmak, hayranlık uyandırmak isterken rahatsızlık vermek tam da burada başlar.
Daha vahimi ise bu görüntülerin normalleşmesi. Gençler için “başarılı tanıtım”ın ölçüsü artık nitelik değil, ne kadar abartılı olduğudur. Oysa gerçek ustalık sessizlikte gizlidir. İyi bir yemek, kendini bağırarak değil; duruşuyla, sunumuyla, sadeliğiyle anlatır.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken basit bir hakikat var: Her görünen paylaşılmak zorunda değildir. Her lokma bir gösteri, her sofra bir sahne değildir. Yemek kültürü, saygıyla korunmadığında; geriye ne lezzet kalır ne de izzet. Unutulmamalıdır ki; Sosyal medya geçicidir. Ama kaybolan edeb ve ahlâkın geri gelmesi çok zordur...
Afiyette kalın