Onlar, iman edenler ve Allah’ın zikriyle kalpleri mutmain olanlardır. Dikkat edin! Kalpler, ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Ra’d/ 28) Kalplerini ve kalıplarını birlikte, Allah’a ve O’nun zikrine döndürenler; fikir, zikir ve şükür ile istikamet bulan bahtiyarlardır! İhlas ve ihsan makamında olabilmenin yolu da bu üç aşamalı; ruhi ve bedeni kemalattan geçmektedir… FİKİR VE ZİKİR! Her zamankinden farklı,ve ziyade olarak, Müslümanın Ramazan ayında; daha derin fikir ve tefekkür, daha çok istiğfar ve zikir, daha çok şükür vazifesini eda etmesi gerekmektedir.
Anlayış ve fehmin merkezi olan kalbin, kafadaki akla hâkim olması; tahkiki bir iman, müstakim ve müstakil bir duruş ile mümkündür… Kul, gönül (kalp) aklını vücut sarayının tek hâkimi yapmayı başarmadığı müddetçe; boş gailelerden ve,inişli yokuşlu düşüncelerden kurtulamaz. Bundan dolayıdır ki, “nefsini tanıyan Rabbini tanır” denilmiştir. Kalp gözü kapalı olan insan, kafa aklıyla hareket eder. Evet, belki kafa aklıyla hareket eden bir insan; hesap kitap işlerini, ticari ve maddi işlerinin girdisini çıktısını çok iyi bilir ve dünyadaki işlerini rayına oturtmada büyük maharet sahibi de olabilir. Lakin, bu kafa aklı, ona Allah’a giden yolda yardımcı olamayacağı gibi; nefis ve vesvese çıkmazından da kendini kurtaramaz. Yüce Rabbimiz buyuruyor: “Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar;, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır. (A’raf/179)
Dikkat,edilirse bu ayette, aklın merkezi kalp olarak tarif edilmektedir… “Bu kalbin aklı” sadece müminlere hastır. Bu, “nurani akıl” dır ki hayrı emreder, hayrı üretmeye yarar. Camilerin dış duvarlarının köşelerine kuş sarayı yapmayı düşündürten, sadaka taşını icat ettiren, sakat kuşlar için vakıf kurduran, hasenatı ve iyiliği yaptıran işte bu akıldır. (Atilla Pamirli/ Semerkanddergisi Temmuz 2017 sayısı) Demek ki, iyiliği emreden nurani kalp aklı ile sadece dünyevi işleri düşünen kafa aklı olmak üzere; akıl ikiye ayrılmaktadır ki; kalp aklı, kafa kalbine hakim olduğunda; işte o zaman kulun istikameti de düzelir, sonra hem Rabbini tanır, hem de yaratılış hakikatini!... Şimdi, kalp aklıyla hareket etmeyen bir insan; gerçek manada ne fikir, ne zikir nede şükür sahibi olamaz. Çünkü, referansını ilahi vahiyden almayan akıl; kısır bir döngü içerisinde bocalayıp durur ve girdiği o derin gaflet kuyusundan bir türlü kurtulamaz. Hayır ve iyilik namına hiçbir şey üretemez duruma düşer, öyleki, o insan, evham ve korkulardan emin olamayacak hale gelir ki, dünyaya dörtelle sarılmaya başlar.
Dünyadaki kazanımlarını düşünür durur ve hiç birisini kaybetmeyi asla göze almayı düşünmek bile istemez duruma gelir. Oysa kalp “aklı” ile olay ve hadiselere bakan insan, imanın tadına varmakla birlikte; her şeyin gerçek sahibinin ALLAH olduğuna iman eder! Ve yönünü O’nun vahdaniyetine çevirip kulluk makamında seyreder! O, artık dünyada kaldığı müddet zarfında yaşamak için yer içer, yemek ve içmek için yaşamanın, kötü bir akıbet hazırladığının şuuruna erer.
Zira, o artık bilir ve inanır ki, yemek ve içmek için yaşayanlar; dünya hayatında huzurlu olamayacakları gibi, ahiretlerini de kaybedenlerdir… Aziz Ramazan ayı ki; imanlı gönüllere huzur ve sekine vermekle, insanı tüm süfli duygu ve düşüncelerden arındırıp, onu ulvi makamlarda meleklerle yan yana getiren, sonsuz rahmet iklimidir. Evet,, iman nimetine ermiş olan biz kulların, önce yüce rabbimizin eşsiz sanatını ve kendi yaratılışımızı bir güzel fikr edelim ki; zikir ve şükrün doruğuna erişebilelim. Fikir sahibi olamayan ham gönüller, zikir ibadeti ile şükür nimetinin manasına vakıf olamazlar. Zira onlar, her şeye kafa gözüyle baktıkları için; daima noksan, olumsuz ve kısır tarafından bakmaya başlarlar. Hâlbuki kalp“aklı” ile bakanlar; her oluş ve bitişe, hikmet, marifet ve hakikatin nazarıyla bakar ki; işte bu Müminin ferasetidir.
Şöylebir etrafımıza baktığımızda, evrenin kusursuz işleyişi, ağaçların koro halinde adeta hu deyişlerini; kuşların pervane misali olup kâinatın nakışlarını müşahede edercesine zikir halkası oluşturmalarını rahatlıkla görebiliriz. İşte buhakikati kavrayabilmek, kalp “aklı” nın kafa aklına hâkim hale gelmesiyle mümkündür…
Baktığımızda, iki asırdır kalbi akıldan kopardığımız için, “fikir, düşünce, tasavvur” dediğimiz her işte menfaate dayalı, saptırıcı, hayırdan uzak düşüncelere tabi olmuşuz... Hâlbuki düşüncenin merkezi kalptir. Hz. Ali (k.v) Efendimiz’ in buyruğuna göre “aklın mahalli kalptir.” Bizler düşünceyi ve eylemi kalpten, yani imandan ayrı görünce yaptıklarımız hayır doğurmuyor. Selef-i Salih’ine benzeyeceğimize, kalpleri mühürlenmiş kâfirlerin (hakikatin üstünü örtenlerin) düşüncelerine ve işlerine benzer şeylerle ömrümüzü geçiriyoruz farkında olmadan. İmanın kıymetini en çok bilmemiz gerekirken onu ayrı, yaşantımızı ayrı tutumamız felakete davetiye çıkarmaktır. Şehr-i Ramazan'ın; “Gönül gözlerimizin açılması ve imanımızın kâmil olmasına vesile olmasını niyaz eder, hayırlı ve bereketli iftarlar dilerim… Selam ve dua ile.
1 Ramazan 1447