ÖNCE İNSANA!

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Modern çağın, kirli bir o kadar çıkılması zor olan tuzaklarına kurban giden gençlerin, uyuşturucu ve diğer bağımlılıklara müptela olup; yaşamın karanlık dehlizlerinde ölüm kalım savaşı vermeleri insanı kahrediyor adeta. Her gün haberlere konu olan, ölümleri, krize girdi söylemleri, yakınlarının canına kastetmeleri vs; aile müessesesinin ne kadar büyük bir tehlikenin altında olduğuna işaret ederken; toplumsal olarak da nasıl bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

Bu tuzağa düşenlerin Kurtuluş şansları, belki de binde birdir. Zira bu işi organize eden çeteler, etkili yerlerle koordineli olmadan; uyuşturucu vb. meretlerin ülkelere, şehirlere, mahalle ve evlerin içlerine kadar sokulmasının imkanı var mıdır?

Bataklık kurutulmadan, sineklerin neslinin tükenmeyeceğini hepimiz kabul ediyoruz değil mi? Uyuşturucu baronlarının kurmuş oldukları bu kirli tezgah yüzünden, her gün yüzlerce, belki binlerce gencin hayatı kararmaktadır. Hayalleri yıkılan ve yarınlara dair hiçbir beklentileri olmayan bu gençlerin vebali kimin/kimlerin boynunda? 

Uyuşturucuyla mücadele eden ilgili dernek ve kuruluşlar, bu amansız düşmana müptela olan ölümün acımasız pençesinden kaç kişiyi kurtarabilir ki? Kötü olanla mücadele yerine, kötülüğün kaynağıyla mücadele etmek esasken hem de!

Ailevi ve toplumsal canlar yakan, yuvalar yıkan bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzdan haberimiz var mı? Bir gece geç saatlerde çıkın Topdağı, Dede Osman, Yakubiye ve benzeri kenar mahallelerin ücra yerlerindeki mağaralara bir bakın hele... Oralarda oturanların ifadelerine göre, neler nelerle karşılaşacağınızı tahmin bile edemezsiniz diyorlar?

Bilanço o kadar korkunç ve kabarık ki, yapılanların; küçük birer pansuman veya okyanustan iğneyle su taşımaya benzemektedir. Peki, bu gençler de; (kız erkek fark etmez) her çocuk gibi masum olarak dünyaya geldiklerini, el bebek gül bebek büyütülen evlatlar ve ana kuzuları değil miydiler?

Kimi evli, kimi nişanlı, kimi iş ve aş sahibi oldukları halde; kötü ve kötülük taşıyan bazı insan müsveddelerinin yüzünden bu illete bulaşıp hayatları kararmışlar. Çepçevre tutuşmuş bir orman yangını gibi, gençlerimizi dört bir koldan kuşatmış olan söz konusu beladan; sakınmanın, sakındırmanın, kurtuluşun yolu; ailelerin ve devletin, önce insan deyip, nesli maneviyatla donatıp eğitmeleri acilen gerekmektedir. Bunun başka da yolu yoktur. 

Çünkü bu musibet bir yangın gibidir, bir tarafını söndürürken, diğer taraftan tutuşmaktadır. Pusuda bekleyen avcılar misali; şeytandan vazife alan söz konusu örgütler/çeteler; gençlerin hayatı üzerinde adeta kumar oynamaktadırlar. Kasa ve keselerinin dolmasından başka, düşüncesi olmayan bu şer şebekelerinin kökü kurutulmadan; gençlerin uyuşturucu bağımlılığı devam edecektir. Bunun altını kalın çizgilerle çiziyorum. Eğitim, eğitim dediler, uyuşturucu belası birçok, üniversite ve medrese mezunlarını bile esaretine alıp götürmedi mi? Hangi birini yazalım, kabul bağlamış hangi yarayı kaynatalım Allah aşkına?

Nasıl olacak?

Sadece son bir haftada Şanlıurfa'da yapılan uyuşturucu bilançosunun korkunç boyutunu öğrenmek isteyenler, il valiliği ve il emniyet müdürlüğünün paylaşmış oldukları verilere bakmaları yeterlidir. Evet, kabul etsek de etmesek de biz toplumsal olarak insanı maddeye kurban verdik. Yaşadığımız bu çağın insanları olarak, insanın kıymetini, değerini, hovardaca heba ettik desek yeridir. Zira, sorumsuzluk diz boyu değil, gırtlak boyu. Gencecik kızların, aynı yaştaki erkeklerle sabahlara kadar ne işleri olabilir acaba? Anneler, babalar, ilgili kurumlar nerelerdesiniz Allah aşkına? 

Sorunsuz ebeveynler, çocuklarına gelişim çağında Allah ve Resulü'nü tanıtmayınca tabi olanlar oldu. Şimdi birileri buna da karşı çıkacak biliyorum. Ne alakası var diyecekler, her zamanki nakaratlarını dile getirecekler. Eğitim, eğitim ve eğitim diyecekler. Bu bayatlamış kavramları duydukça, insanın nefret edesi geliyor gerçekten.

Bakın ve araştırın, uyuşturucuya bulaşanların hangisi okul okumamış ki? Ufak istisnaların dışında, çoğunun yolu eğitim kurumlarından geçmiştir.

Hakkın ve hakikatin öğretilmediği, manevi ruh terbiyesiyle ahlaklandırılmadığı sürece, bu iş devam edecektir. Dolayısıyla bu konuda, herkes çapına ve sorumluğuna göre suçludur. Devlet de; eğitim ve öğretim kurumlarındaki müfredatı insan fıtratına göre düzenlemediği için o da suçludur...

Sınıfta öğrencisine inanç/iman, ahlak, erdem, kul hakkı, ahiret bilinci, helal ve haramı öğretmeyen öğretmen de suçludur. Zira, her sanat; sanaatkarının eseridir. Rüzgar eken fırtına biçer, ara sözü; ilişkilerimize hitap etmektedir. Dünya ahiretin tarlasıdır, diye buyuruyor Efendimiz Hz Muhammed (s.a.v)! O zaman, hiç kimse; saldım bayıra mevlam kayıra pişkinliğiyle mazeret beyan etme hakkına sahip değildir...

Yeri gelmişken bir de çocukların camilerden kovulma durumuna söz konusudur. Ey yaşlı amca, sıkıntılı dayı, nadan genç; siz o masum çocukları camilerden kovarken, hemen bir kaç adım ötede, (belki bir sene sonra belki hemen) o çocukları/gençleri, pusuda bekleyen şeytan ve şeytanlaşmış olanların tuzaklarına itiğinizden haberimiz var mı? Öyle bir derdiniz yoksa, Allah size akıl fikir ve şuur versin.

Sonra ne mi olacak demeyin? Kumarhaneler, içki haneler, haram haneler, zina haneler, fuhuş evleri, uyuşturucu mekanları; o dışladığımız, sahip çıkamadığımız fidan boylu kız/erkek gençlerimizle dolup taşacak, taşımaya da devam ediyor zaten! 

Pusuda bekleyen çakallar, kadrajına düşenlere acımadılar, merhamet etmediler. Her türlü pisliğe alıştımak için; önce uyuşturucu belasına müptela ettiler. Sonrası çorap söküğü gibi birbirini takip etmeye başladı. Öyle ki, bu tehlike; tankların, topların ve tüfeklerin yaptıkları tahribattan daha büyük enkazlar meydana getirdi. İnsan enkazı, beden enkazı, yıkılan yuvaların enkazı, sahipsiz/kocasız kalan genç kadınların enkazı, babasız kalan çocukların enkazı... Cevabı ise koca bir çaresizlik...

Sahip çıkamadık, işin doğrusu bu hepimiz suçluyuz. Cem Karaca bir ara başından geçen bir olayı şöyle anlatmıştı: Ayağım kırılmış daha tam iyileşmemişti. Çocuktum, camiye gitmiştim. Ayağımı bükemediğim için, öne doğru uzatmıştım. Yaşlı bir amca gelip, hiçbir şey sormadan; ayağıma vurup geri çekmemi söyleyip azarlamıştı beni. Üzülerek/ağlayarak camiden çıkıp eve gitmiş ve bir daha camiye dönmemiştim... Tekrar camiye dönene kadar, arkamda yılları/yetmiş yıl bıraktığımı görünce, çok geç kaldığımı anlamıştım. Aman ha çocukları camilerden kovmayın diye hayıflamıştı. Allah taksiratını affetsin. 

Peki, cahil/gayri  müslim de olabilir; her hangi bir insan, bu tür ilimsiz, hikmetsiz, davasız, gayesiz insanların yaptıklarına bakıpta İslam'a ısınabilirler mi? Asla.

Muhbir-i Sadık Fahri Kibriya (s.a.v) biz ümmetini şu şekilde uyarmamış mıydı: "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin" Biz ne yaptık? (İstisnalar hariç) tam tersini... 

Evet, nefsini (yaratılış gayesini) tanıyan Rabbini tanır; Nebevî düsturunu kulaklarımızda birer küpe olarak taşımalıydık.

Bakınız Abbasiler devrinde, (Mihne Süreci) olarak tarihe geçen dönemde; Kur'an mahluk değildir dediği için; Mü'tezile ve merkezi otoritenin hedefi haline gelen, 

Büyük hadis Âlimi Ahmed b. Hanbel'in sürekli dua ettiği bir sarhoş hikayesi vardır. Onu sizinle kısaca paylaşayım.

Oğlu anlatır, babama sebebini sorunca bana şöyle anlattı: "Ben zindandayken, bana kırbaç cezası vermek için askerler tam beni götürecekken, yerde yatan biri ayağımdan tutup: -Ey İmam, ben bu şehrin en ayyaşıyım. İçki uğruna tam 18 bin kırbaç yedim, İnat ettim yine de bu batıl davamdan dönmedim. 

Sen ise Müslümanların imamısın. Sakın ha kırbaç yediğinde hak olan davandan vazgeçme. Ahmed b. Hanbel şöyle devam ediyor: "Nice alimler davamdan dönmem için bana nasihat ederken bu sarhoş bana davanın ne demek olduğunu öğretti" Şimdi söyle bana, davamdan dönmemem için beni uyaran sarhoşun hidayeti için mi dua etmeliyim, yoksa hayatlarını ilme adadıkları halde, bir kaç kırbaç korkusundan hem davalarından dönen hem de beni döndürmeye ikna eden korkak, pısırık yanaşmalar için mi dua edeyim demek istemiştir. İmam Nevevi, Şam da çarşıda yürürken, hırsızın biri başındaki sarığı kapıp kaçar. İmam Nevevi, hırsızın arkasından koşarken şöyle seslenir; sen onu çalmadım ben sana hediye ettim diye diye bağırır. Maksat, hırsız da olsa; bir gencin toplumda adı hırsıza çıkıp sicili bozulmasın. Kendimize gelelim bence...

Hep söylediğimiz sözdür: Önce insanı imar edelim. İnsanı imar edelim ki, dünyası da ahireti de mamur olsun. Meşhur sözdür: insanı ihmal, dünyayı imar ederseniz; gün gelir, ihmal ettiğiniz o insanlar, imar ettiklerinizi yıkarlar!

Evet, yazımızın başında yaptığımız girizgahı; bir kaç gün önce Şehrimizde vuku bulan acı bir hadiseyle bağlamak istiyorum.

Hadise şudur:

Şanlıurfa'da Dergah Camisi'nde sabah namazında uyuşturucu madde etkisindeki bir gence polis ekipleri müdahale etti.

Olay, Şanlıurfa'nın Eyyübiye İlçesinde Balıklıgöl Platosundaki Dergah Camisi'nde yaşandı.

Sabah namazı esnasında bir gencin madde etkisinde olduğu fark edildi. 

Cami cemaatini hem üzen hem de tedirgin eden durum karşısında polis ekiplerine ihbarda bulunuldu.

Polis ekipleri camiye giderek gence müdahale etti.

O anlar amatör kameralara yansırken; cemaat, camideki ibretlik anlar karşısında ailelerin ve yetkililerin uyuşturucu madde kullanımına karşı daha tedbirli olmasını istedi.

Bir insanın hayatı, böylece bir kaç satır yazı ile haberlere konu olup geçiştirilirken; haberdar olunmayan yüz binlerce genç; hala (tabir caizse) uyuşturucu baronlarının mezbahanelerinde, kurbanlık koyun misali kesilmeyi beklemektedirler...

Ali Şeriati der ki: Anne Baba biz suçluyuz!

Evet, ben, sen, o, onlar ve hepimiz suçluyuz!

Sözün özü: Önce insan diyoruz...

Kalın sağlıcakla!

ÖNCE İNSANA!

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.