Bir seyyah mı çok şey öğrenir, yoksa bir bilgin mi sorusuna; çoğu kimsenin, bir seyyah daha çok şey öğrenir dedikleri vakidir…
006 ‘dan bugüne tam yirmi yıl geçti, bendeniz, ülkenin birçok ilini görme fırsatını elde ettim. Ha, bizim öyle seyyah gibi il il dolaşıp da, hem rahat etmek hem de birçok şeye ulaşmak için fırsatımızın olmadığını bilmenizi isterim.
Bizim ki, iş aramak, iaşe kazanmak ve helal rızık elde etmek için yapılan gezi ve konaklamalar olduğu için, insanlarla daha çok madde iş ile alakalı tanıştıktan sonra, manevi anlamda yakınlık göstermeye çalıştığımız ve ettiğimiz gayretlerle sınırlı…
Yozgat Kayseri ekseninden, Konya Eskişehir’e; Adana’dan Antalya’ya kadar olan illerin farklı bölgelerinde, farklı köylerinde hem çalışma hem de birçok insanıyla tanışma fırsatımız oldu.
Ancak, yirmi yıldan bugüne gördüğümüz yerlerin ve tanıdığımız insanların kahır ekseriyetinin; manevi anlamda, ilim, irfan ve o kadim medeniyetimizin mirası olan sosyal dokunun, birçok yerde çok büyük yaralar almış olduğuna şahit olduğumu söyleyebilirim…
Şöyleki: “Özellikle kırsal kesimlerde yaşayan insanların yaşlı ve orta yaş kuşağı; hala o eskimez giyim kuşamlarından ödün vermemiş ve kadınların çoğu hala bol şalvar giymekteler… Ancak, ekser çoğunluğu da, babadan atadan ve çevreden görüp işittikleriyle sınırlı olan bilgilerle amel etmekte olup ve derinlemesine İslam’ı bilmediklerini; çoğu kimsenin ise merak etmediğini, öyle ki İslam’i meselelerin birçoğuna karşı hala yabancı gibi davrandıklarını müşahede ettik.
Hâlbuki Asr-ı saadetten başlayıp daha yüz yıl öncesine kadar; şu mümbit topraklarda, cihanın dört bir tarafında, Kahraman ecdadımızın; İslam’ın ilim ve irfan şemsiyesinin gölgesinde ne kadim medeniyetler kurmuş, ne ölümsüz eserler vücuda getirmiş olduklarını, tarihin şehadetiyle sabittir…
Lakin o ölümsüz ruha, bu günkü insanımızın çoğu; hem yabancı, hem de umursamaz bir duruma geldiklerini söylemek mümkündür…
Cihad ruhuyla İslamlaştırılan şu güzelim Anadolu topraklarında, bu gün ecnebi kültürü hâkim hale gelmiş ve yeni nesil, batının karanlık adamlarının izinde son hız at koşturtmakla; geçmişine, ecdadına karşı duyarsız ve yabacı hale gelmiştir…
Örnek olarak Antalya’yı dolaşıp gezdiğinizde, insanların birçoğunun; manevi anlamda ne kadar yozlaştıklarını, yaşam tarzlarıyla Avrupa kentlerini çok çok geride bıraktıklarını göreceksiniz…
Giyim kuşamdan tutun da, inanç ve yaşam biçimlerine varıncaya kadar; yeni neslin yarışırcasına, ne kadar kendisinden ve fıtratından kaçtığını, uzaklaştığını rahatlıkla göreceksiniz…
Avrupa’dan bu güzelim coğrafyaya ithal edilen, batının örf ve adetleri; bir sel ve kasırga gibi, önüne kattığı her güzel şeyi sürükleyip götürdü, götürmeye devam etmekte…
Bırakın normal zamanlarda da, Ramazan günlerinde bile, kapıları ardına kadar açık olan lokantaların ve gelen giden insanları yol kenarında; avazları çıktığı kadar buyur eden garsonların olduğu, hiç kimseden hayâ etmeden, çekinmeden çarşı ortasında yemek yiyip su içmekten ve sigara tüttürmekten hiç bir beis görmeyen insanların çoğaldığı bir ülkede, aydınlık yarınlardan ne kadar ümitvar olunabilir acaba?
On ay kaldığımız bir çevrede, birçok girişim ve çabamıza rağmen; on kişiyle doğru dürüst yakınlık kuramadığımızı ve tanışamadığımızı üzülerek söylesem, mübalağa etmiş olmayız inanın.
İnsanlar o kadar dünyevileşmişler ki, bu dünyevileşme hastalığı, onları diğer insanlardan uzaklaştırmış ve adeta yalnızlaştırmıştır. Ama insanların çoğu, tedavülde olan bu ciddi tehlikenin farkında bile değiller! Şimdi şöyle düşünmek lazım, Kumarhanelerin, Spor salonlarının, barların, dans ve balo salonlarının, gazino ve gece kulüplerinin dolup taştığı bir memlekette; manevi hastalığın boyutunun ne kadar korkunç olduğunu varın siz hesap ediverin…
Özgürlük adı altında, el ele tutuşup, çarşı pazarlarda hiç kimseden hayâ etmeden sevişip öpüşen bir gençliğin var olduğu toplumların kıyameti kopmamış da neyi kalmıştır acaba?
İslam dininin nikâh akdiyle meşru kıldığı mahrem beraberliğe rağmen; bir kısım insanların, nikâhsız beraberlikleriyle aleni olarak, günah ve münkeratın her nev’ini sokak ve çarşıların merkezlerine taşımaları felaketin en büyüğü değil midir?…
Neymiş efendim? Özgürlükmüş! Böyle hayâsız, edepsiz, sınır kural tanımayan iffetsiz ahlaksız bir özgürlüğün hem suratına, hem bedenine hem de yaptığına tükürmek yeridir…
Gez ki göresin kardeşim. Gez ki hem dert göresin, hem de ibret alasın… Özellikle kadınlar! Adeta günahın sponsorluğunu üstenmiş gibi pervasızca her gün bir kılııtan başka bir kılığa girerek hareket etmekteler… Hani, yeryüzüne on hayâ perdesi inmişti de bunun dokuzu kadına, biri erkeğe verilmişti ya... Peki, dokuz iffet perdesine ne oldu? Şunu söylemek mümkün, insanlığın çivisi çıkmış ve insanlık gemisi su almaktadır…
Ama her olumsuz şeylere rağmen, bizler de ümidimizi yitirmeden; hem çıkan çivileri yerine çakmakla, hem de su alan gemiyi onarmakla yükümlü olduğumuzu unutmamalıyız; Zira bizim görevimiz tamir ve inşa etmektir. Velev ki bir kısım insanlar, yıkmak ve tahrip etmeye çalışsalarda… Rabbimiz sonumuzu hayreylesin!Selam ve dua ile.