Dünya, bu kadar kirli ve şerli politik çalkantılarla çalkalanırken, alavere dalavere, sömürge planları devam ederken; olan yine savunmasız olan insanlara ama en çok da, masum çocuklara oluyor. Kan emiciler seyirde, masum toplumlar ya sürgünlerde ya da yerin altında...
Bakıldığında günümüzde artık, yapılan savaşların hiç birinin aslında, öyle zannedildiği gibi "Din" Kaynaklı savaşlar olmadığı görülüp bilinmektedir... Rusya Ukrayna savaşı, Amerika'nın Venezüela devlet başkanını kaçırması ve bir yönüyle ilhak edip sağa sola saldırması, Afganistan ve Pakistan arasında baş gösteren gerginlik, İran'daki halk protestoları, Suriye'de yeniden alevlenen iç çatışmalar; Arap/körfez ülkeleri başta olmak üzere, Afrika ülkelerindeki iç savaşların da, hiçbiri; aslında "DİN" kaynaklı olduğu söylenemez. Savaşların yapılma amacı ve gayesi, tek kelimeyle; kimin pastadan daha çok pay kapma kavgası olduğu bilinmektedir artık.
Emperyalist devletler Amerika şeytanı başta olmak üzere; İngiltere, Fransa gibi vampirlerin tümü, daha çok petrol, maden, altın gibi yer altı ve yer üstü kaynaklarına daha ne kadar çok sahip olabiliriz kurnazlığıyla; kendileri savaşmadan, gafil ve uydu devletleri bir birlerine kırdırıyorlar!
İşin asıl senaryosunu yazan batılı emperyalistlerin yanı sıra, uyuşturucu baronları, mafya patronları olurken; perdenin önünde tiyatro görevini icra edip birbirlerini boğazlayanlar ise, malum toprakların gerçek sahipleridir... Akıl ve idraklerini, söz konusu sömürgecilere kiraya verdiklerinden dolayı; zilletin içerisinde bocalamaya devam ettiklerinin farkında bile değiller... Evet, bir Afrika'lının deyimiyle; gözümüzü açtığımızda, bizim elimizde İncil, onların elinde ise, topraklarımız vardı. Peki, neden? Çünkü düşman, yılan gibidir asla güvenilmemeliydi.
Son yüz yılda dünyanın ve özellikle İslâm âleminin başına gelen felaketlerin kaynağının asıl sebebi; Hilafet sisteminin devre dışı bırakılmasından kaynaklanmakta olduğunu ne zaman anlayacağız? Bu gerçeği bu gün kaç müslüman biliyor veya gündeme getirip savunuyor acaba? En vahimi ise, günümüzde dünyanın başına bela olmuş laiklik, Demokrasi ve ideolojik sistemlerin bekçiliğini, müslümanların (!) savunuyor olmalarıdır... Peki, Allah'a ve O'nun emir/nehiylerine iman ettiğini iddia eden birinin; insan ürünü olan bu gibi sistemleri mi yoksa Allah'ın Şeriati'ni mi savunup istemesi lazım? Bilinçli bir şekilde, birincisini istiyenlerin İslâmla şeriatla alakasının olmadığı bilinmelidir.
Zira, her şeyin sahibi Allah olduğuna göre; o zaman emanetçi konumunda olan insanın, bu hakikatin üzerinde aklını kullanıp iyice düşünmesi gerekmez mi? Halkı müslüman olan ülkeler, bir birbuçuk asır önce; dünyevi rehavete aşık olunca, basiretleri bağlandı, manevi değerlerine sırt çevirip ecnebilerin kılığına girmeye başladıkları gün, zillet gömleğini giymişti aslında! O gün, bu gündür Ümmet'in başına gelen felaket, kıyamet şiddetinde devam etmektedir. Sonrası malum, Ümmet bölündü, onun yerine; ulus ve ulus-cuk devlet-cikler kuruldu. Irkçılık yeniden hortlanırken, kavmiyetçilik fikri; Ümmet inancının önüne geçti.
Başa gelen yeni kadroların hemen hepsi, emanetçi ve düşmana beyatlı olanlardı. İsimleri müslüman ismi, fakat fiileri gayri İslam'i idi. Zalimlik ve gaddarlıkta sınır tanımadan, insanlara zulmettiler. Öyle ki, idare ettikleri ülkeler de korku imparatorluğunu kurdular. Kendi toplumlarına karşı aslan kesilirken, hak ve insanlık düşmanlarına karşı kedi gibi cılız kaldılar. Beşeri ve ithal kanunlarla, dipçiklerle, namlularla insanları dizayn etmeye çalıştılar. Kendi zevklerini tatmin etmek için devasa saraylar inşa ederken; muhalif görüşü olanlar için ise kale gibi hapishaneler ve zindanlar inşa ettiler. O zindanların içini kadın, erkek, genç yaşlı ve çocuk gözetmeden masum insanlarla doldurdular. Hiç acımadılar, akla hayale gelmeyen işkenceler ettiler, tecavüz ettirdiler, katlettiler...
Bütün yaptıklarını, sadece efendilerini memnun etmek içindi ama; efendileri bir türlü memnun ve tatmin olamıyorlardı. Halklarını uyutmak için, aldıkları talimatlarla durmadan yeni yeni tuzaklar kurdular. Tabi söz konusu tuzakların makyajlı ve cilalı olmaları, önce sıradan gözükse de zamanla felaket zincirini oluşturduğu anlaşıldı. Kadın hakları, hayvan hakları, insan hakları, spor, müzik, eğlence, sanat adı altında çirkefliğin bin bir türü, diziler, şunlar bunlar derken; tedricen bir neslin zekilerini ahmaklaştırıp manen cahil bırakırken; idarecilerini de mamkurtlaştırdılar.
Bu minvalde, gelinen noktada bakıldığında geride; viraneye dönmüş şehirler, işgal edilmiş topraklar, talan edilmiş kaynaklar, sürülmüş ve katledilmiş milyonlarca mezarsız insanların varlığı gözlerimizin önünde hala durmaktadır.
Bu devran böyle devam ederse, hepimizi daha çok acı dolu günlerin beklediğini unutmayalım. Uyuşturucu bataklığına düşenlerin sayısında, gün geçtikçe artış olurken; çeteler ve para baronları servetlerine servet katıyorlar. Uyuşturucu krizine girip intihar eden gençlerin haddi hesabı tutulmuyor artık. Tamamen sistemin çıkmazından kaynaklanan bu gibi felaketler, milyonlarca insanın hayatına mal olurken; birilerini servet sahibi yapmaktadır. Öyle zannedildiği gibi uyuşturucuyla mücadeleymiş falan filanmış gibi çıkışların karşılık bulmadıkları yapılan istatistikler göstermektedir artık.
Bunlar daha buz dağının görünen sadece küçük bir yüzü, peki ya hiç görünmeyen yüzler?
Hülasa dert çok, dertli yok. Tehlike büyük, farkında olan az.
İnsanlık kan kaybediyor, ama güzellemeler düzen gafiller bir türlü uyanmıyor. Son söz: Kendi tabutuna çivi çakmaya devam eden bir toplumun kıyameti çoktan kopmuş demektir...
Uyanmamız temennisiyle!